www.YunusBalci.com » Makaleler » Necip Fazıl ve Cahit Sıtkı’da Yalnızlık ve Kaçış Duygusu
Reklam

Necip Fazıl ve Cahit Sıtkı’da Yalnızlık ve Kaçış Duygusu

Ekleyen: Admin Tarih 12 Aralık 2010
 (Oy Sayısı: 9)

(Arayışlar, -İnsan Bilimleri Araştırmaları  nr.12, 2004, s.41-62.)

 

          Gerek Necip Fazıl, gerek Cahit Sıtkı Türkiye'nin coğrafi, sosyal, siyasal, kültürel alanlarda önemli değişimler geçirmekte olduğu bir zamanında, yirminci yüzyılın başlarında doğmuşlar, akabinde yüzyılın ortalarına kadar devam edecek olan hem Türkiye'yi ve hem bütün dünyayı saran bir buhran ve kaos atmosferinden etkilenmişlerdir. Dolayısıyla şiirlerinde bu etkileri yansıtmaktan uzak kalmamışlardır. Geleneğe bağlı oluştan moderne doğru değişen bir çizgide Doğu- Batı, geçmiş ve çağdaş özellikler hem şekil hem de içerik olarak onların şiirlerinde yer bulmuştur. İçerik açısından pek çok farklı noktaları olmasına rağmen onların şiirlerini birleştiren temel duygulardan ikisi birbirleriyle bağlantılı olan yalnızlık ve kaçıştır.

            Yalnızlık, yalnız olma durumu, kimsesizlik, ıssızlık, tenhalık[1] anlamlarına  gelmektedir. İnsanlar yaratılış itibariyle yalnız kalmaktan hoşlanmazlar, yalnızlık insan ruhuna korku verir. Bundan dolayı insanlar toplu yaşamayı tercih ederler. Sosyal hayata bakıldığında bunu açıkça görmekteyiz. Ancak yalnızlık duygusu sadece insanların iç içe yaşamalarıyla çözümlenebilen bir ruh hali değildir.  Fizikî görünümden, sosyal hayata ayak uyduramamaya, yaşadığı hayattan memnun olamamaya, yabancı bir ortamda bulunmaya kadar daha da sayılabilecek pek çok sebep bu duyguya yol açabilmektedir. Dolayısıyla evrendeki yalnızlıktan, kalabalıktaki yalnızlığa, fikirdeki yalnızlığa, modern çağın bir insanı olarak yalnızlığa, dinî anlamdaki  inzivaya ve bunlara dayanan kaçış duygusuna kadar pek çok noktalardan bu duyguların açıklanması yapılabilir.

            Yalnızlık duygusunu evrensel ve ontolojik bir hakikat kabul eden filozofları[2] ve "narsizma"ya bağlı olarak yalnızlıktan bahseden psikanalistleri de bu çerçevede düşünebiliriz[3]

 

            Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası, iki dünya savaşı arasındaki gergin dönem ile İkinci Dünya Savaşı ve sonrası, bütün dünyanın bir buhran yumağına döndüğü bir süreci karşımıza çıkarır. Gerek Necip Fazıl ve gerek Cahit Sıtkı, çocukluktan itibaren hem millî ve hem de evrensel bir buhran halinde kendilerini kuşatan ve bütün toplum bireyleri gibi kendilerini de yalnızlaştıran bu gergin atmosferin havasını solumuşlardır. Daha ilk şiirlerinden itibaren her ikisinde de varoluşla ilgili sıkıntılar dikkati çeker. Bu sıkıntılar Necip Fazıl'da zamanla bir dinî meseleye dönüşürken[4], Cahit Sıtkı bu sıkıntıyı aşk duygusuyla doldurup bir anlam kurmaya, yalnızlıktan kurtulmaya  çalışır.[5] Yaşadığı küçük aşklar ve Cavidan Hanım'la yaptığı evlilik bir müddet onu bu buhran psikolojisinden kurtarsa da içindeki bağımsız olma tutkusunu[6] yenmesine yetmez.[7] Halbuki Necip Fazıl, bu psikolojinin sadece kendisiyle bağlantılı olmayıp bütün bir toplumun sıkıntısı olduğunu keşfeder ve kendisi için gerçekleştirmiş olduğu anlam örgüsünü İkinci Dünya savaşı sonrasında sanatını da kullanarak toplumun emrine sunar.[8] Fakat yine de şiirlerinde maddi yalnızlığın yerini  sonraki dönemlerde bir manevi yalnızlığa bıraktığını görürüz. Dolayısıyla her iki şair de birer dönüm noktası yaşamış olmakla birlikte, şiirlerini besleyen "yalnız şair" ruhunu asla terk etmemişlerdir.  Nitekim bir türlü tamamlayamadıkları eğitimleri, "Paris Sıkıntısı" tecrübeleri ve özellikle de "İstanbul Sıkıntısı" şeklinde formülleştirebileceğimiz, şehirde yalnız insan tiplemeleri, yükseliş arzusunun hep düşüşle sonuçlanan örneklerinden bazılarıdır. Fakat gözden kaçırılmaması gereken bir nokta vardır ki o da bu yükselme isteğinin ardından gelen düşüşün sanata, şiire dönüştüğü[9]; yalnızlık evreninin dilini kurduğudur.[10] Nitekim gerek Necip Fazıl ve gerek Cahit Sıtkı üzerinde önemli etkisi bulunan Charles Baudelaire'in şiiri üzerinde yapılan yorumlamalarda da yükseliş ve düşüşün yaratıcı tarafına dikkat çekilir;[11] bu yeryüzü sürgününün şiirini bir yitik Cennet arayışının kuşattığı;[12] bunu bulamayışın sıkıntısının yalnızlığa ve kaçışa dönüştüğü ve aynı zamanda bunun, onun şiirini de kurduğu ifade edilir.[13]

            Yukarıdan itibaren belirttiğimiz gibi Necip Fazıl  bu duyguyu derinden hisseder ve şiirine yoğun bir şekilde yansıtır. Öyle ki yalnızlık duygusu Necip Fazıl'ın şair duyarlılığı ile birleşir, büyük ölçüde onun üretkenliğini besler.[14] Bir nevi bir düşüş olan yalnızlık onun en sevdiği yoldaşı olur. Şiirlerinde yalnızlığı sadece insanlarda değil, eşyada, tabiatta  ve tabiatüstü  varlıklarda da görür. Onun şiirinde, şehir hayatı içinde insanın yalnızlığı ve kabusları gittikçe derinleşen ve genişleyen bir muhtevayla yer alır. Etrafı ile bağdaşamayan şair, eşyaya yönelir, eşya ile bir anlaşma mecburiyeti hisseder. Cansız evler,  sokaklar, kaldırımlar, soğuk otel odaları  içlerinde gizli bir ruh taşıyan canlı varlıklar olarak karşımıza çıkar

            Necip Fazıl, daha çocukluğunda "Marazi bir hassasiyet, acıtan bir hayal kuvveti ve bu arada dehşetli bir korku"[15]yu içinde barındırmaktadır. Böyle bir ruhî yapıda olan Necip Fazıl,  gençlik yıllarında gittiği Paris'te bohem bir hayat sürer, yalnızlığı derinden hisseder. Bu gurbette oluşla birlikte ortaya çıkan yalnızlık duygusu ve ruhi durumu şiirinde açık bir şekilde ifadesini bulur.[16] Bu hayatın izleri, etkileri Türkiye'ye döndükten sonra da devam eder.  

            Necip Fazıl şiirlerinde duyan, düşünen ve yaşayan bir varlık  olarak insanın  çilesini, acılarını, sancılarını dile getirir.[17] Ondaki yalnızlık çocukluğunu yaşadığı kalabalık konakta başlar. Bir Yalnızlık Gecesinin Vehimleri hikâyesinde bu konaktaki yalnızlığını vurgular.[18] O, maddi ve manevi yalnızlık arasında bir sarkaç gibi gidip gelir.[19] Şiirlerinde sürekli olarak bu yalnızlık duygusunu bulabilmek mümkündür ama, 1930lu yılların ortalarından itibaren bunun kalabalıklar içindeki manevi yalnızlığa, ferdiyetten cemiyete  dönüştüğünü görürüz.[20] Onun şiirinde yalnızlık çoklukla korku ve ıstırap duygularıyla birlikte verilir;[21] bir kaçış isteğinin ağır bastığı durumlarda ise yolculuk temi ortaya çıkar.[22]

            Cahit Sıtkı'nın şiirlerinde de  ıstırap çeken bir ruhun sahte neşesi hissedilir. Cahit Sıtkı, bu dünyada istediği hayatı bulamamış, kalabalıklar içerisinde, sevdikleri ortasında, dünyayı kuşatan yeşillikler, mavilikler  arasında, ruhunun derinliklerinde kendisini yapayalnız hissetmiştir. Nitekim bunu bizzat kendisi  mektuplarında da dile getirir. Kız kardeşi Nihal'e yazdığı mektupların birinde şöyle demektedir:

            "Fakat sen Nihalciğim hayatı sev... Yazı yazmağı filan merak etme... Kendi saadetini mendilini işler gibi kendi elinle işle... Bana bakma, ben yalnızlığı bütün acısıyla duyan bir çocuğum."[23]

            Nitekim Yalnızlık şiirinde Cahit Sıtkı bu duyguyu şöyle ifade eder:

 

Geniş, siyah gölgesi hayatımı kaplayan,

Tepemde kanat germiş bir kartaldır yalnızlık.

Kalp çarpıntılarıyla günleri hesaplayan

Bir benim, benim olan bir masaldır yalnızlık.

 

Gördüm yapraklarımın bir bir döküldüğünü,

Baharda yaşamanın bilmedim nedir tadı.

Gemi yüzü görmeyen bir limanın hüznünü

Kimsesiz gönlüm kadar hiçbir gönül duymadı.

 

Bir ayna parçasından başka beni kim anlar,

Bir mum gibi erirken bu bitmeyen düğünde?

Bir kardeş tesellisi verir bana aynalar;

Aynalar da olmasa işim ne yer yüzünde?

                                                (Yalnızlık, s.33)

            Tıpkı Necip Fazıl'da olduğu gibi Cahit Sıtkı'da da yalnızlığın, şairliğini besleyen bir tarafı vardır. Zahir Güvemli'nin

            "Cahit'in ıstırabı yalnızlıktı. İçtiyse ondan içti, yazdıysa onun şevkiyle yazdı. Şairdi çünkü. Herkesten şiddetli hissediyordu hayatı ve ölümü. Kimseye anlatamıyordu kendini. Halinden bilen yoktu. Tanıdığım en hisli, en kendine kapalı ve en... neyse, işte öyleydi Cahit Sıtkı."[24] sözleri, Cahit Sıtkı'nın yalnızlıkla çerçevelenen şair duyarlılığının hayat ve ölüm karşısındaki macerasını nakleder. Onun şiirindeki ölüm ve yaşama arzusu temlerinin yanında en sık karşımıza çıkan diğer temler yalnızlık ve buna bağlı olarak gitme arzusudur.[25] Cahit Sıtkı'nın şiiri üzerinde geniş çaplı bir araştırma yapan Ramazan Korkmaz da onun şiirindeki yalnızlık temasına önemli bir yer ayırır:

            Korkmaz, Cahit Sıtkı'nın şiirindeki yalnızlık temasının iki görünümü bulunduğunu söyler. Bunlardan birincisinin dünya nimetlerinin yokluğundan kaynaklanan maddi yalnızlık ve diğerinin ise psikolojik anlamdaki yalnızlık olduğunu belirtir. Korkmaz, bu yalnızlıkların ölümle birleşmesinden üçüncü bir yalnızlık boyutunun açıldığını, varoluşçu anlamda bir insan yalnızlığının üstü kapalı olarak söz konusu edildiğini dile getirir.[26] Araştırmacı, Cahit Sıtkı'nın şiirindeki kaçış duygusunda da ağırlıklı olarak ontolojik ve psikolojik bir tarafın varlığını vurgular.[27]

            Her iki şairin de bilhassa ilk dönem şiirlerinde dış dünyaya fizikî benden ve iç benden yaptıkları yolculukları karşılıksız kalınca bir kaçışa benzemekle birlikte aslında bir geriye dönüş  olan yolculukları başlar.[28]

            Yalnızlık ve kaçış konusunda her iki şairi birleştiren taraf öncelikle dünyalı oluşun getirdiği insan yalnızlığıdır. Tabiatıyla burada  şair-bireyin bütün bireyler adına, insan varlığının dünyevî yalnızlığını derinden hissetmesi söz konusudur. Şair, yeryüzünde bir yalnız gibi görünmekle beraber aslında ortak insanî ruhun ıstırabını dillendirir. Varoluşçuların dünyaya atılmışlık duygusunu andıran bu tavrın akabinde gelen kaçış, aslında bir çeşit eve dönüş hazırlığıdır. Çünkü maddî varlığına uyum sağlanamayan dünya, insan bedeninden başlayan sınırlandırmaların uç noktasıdır. Ardından da ruhun bir uyuşuma varacağını düşündüğü yere, zamana, nesneye, duruma doğru yolculuğu başlar.

            Mesela Cahit Sıtkı, kendisini çölde yalnız bir yolcu gibi hisseder; onda hayata ve dünyaya tutunamamış bir  insanın ıstıraplı ruh hali vardır:

 

Çölde bir yolcu gibi yalnızlığım içinde

            Kavrulup gidiyorum

Serseri bir rüzgâr gibi hep ganimet peşinde

            Savrulup gidiyorum

............

Ne belli bir yerim var, ne de sevdiğim biri

            Sürünüp gidiyorum

                                               (Gidiyorum, s.25)[29] ya da

 

Koskoca  Tanrı gökler ardında,

Beyler, paşalar saltanatında,

Birçokları sefalet katında,

Mecnun'u, Leyla'sı vuslatında,

Kim yalnız değil ki hayatında?

Ya ölüler serviler altında?

                                               (Yalnızlığımız, s.185)

mısraları bu durumu bize verir.

 

            Necip Fazıl'ın Serseri şiirinde de benzer bir ruh hali  vardır.

Yeryüzünde yalnız benim serseri,

Yeryüzünde yalnız ben derbederim.

Herkesin dünyada varsa bir yeri,

Ben de bütün dünya benimdir derim.

 

Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı,

Aradım bir ömür, arkadaşımı.

Ölsem dikecek yok mezar taşımı;

Halime ben bile hayret ederim.

 

Gönlüm ne dertlidir, ne de bahtiyar;

Ne kendisine yâr, ne kimseye yâr,

Bir rüya uğrunda ben diyâr diyâr,

Gölgemin peşinden yürür giderim...

                                               (Serseri, s.66) [30]

 

            Görüldüğü üzere iki şair de bu nokta da buluşmakta; bir "yalnız gezer"in ruh halini  paylaşmaktalar. Burada modern çağın bir insanı olarak şair duyarlılığının sezdiği insan yalnızlığı söz konusudur.

            Cahit Sıtkı, şiirinde tutunamayan insanın, Necip Fazıl  ise bütün bir dünyayı yalnızlığı ile kuşatan, yalnızlığı bütün dünyaya teşmil eden  insanın psikolojisini yansıtır.

            Yine Yalnızlığa Dair şiirinde Cahit Sıtkı, Yalnızlık nedir göreceksin öldüğün zaman. demektedir. Necip Fazıl da aynı, hayatın başlangıç ve son itibariyle bir yalnızlık olduğu düşüncesini Yalnız şiirinde ifade etmektedir:

 

Yalnızız, beşikten tut tabuta kadar yalnız;

Ülfet, kara yalnızlık madeninde bir yaldız...

                                               (Yalnız, s.250)

            Bu  örneklerde her iki şairin de yalnızlığı insanın bu dünya hayatını da aşan bir kaderi olarak ele aldıklarını görmekteyiz.

            Necip Fazıl ve Cahit Sıtkı'nın şiirindeki bir diğer yalnızlık görüntüsü ise kentteki, kalabalıktaki, sokaktaki yalnızlıktır. Bu yalnızlık çeşidi, yukarıdakinin bir varoluşçu taraf barındırıyor olmasına karşılık daha çok psikolojik taraf içerir. Her iki şairin de önemli kaynaklarından biri olan Valery,  "Büyük kent merkezlerinin sakini yeniden vahşilik, başka deyişle tek başınalık konumuna düşer."[31] der. Bu bir nevi yabancılaşma ve anomiye benzeyen yalnızlık durumunun "Paris Sıkıntısı" tecrübesinden geçmiş iki şairin İstanbul'daki hayatları da düşünüldüğünde bir yaşanmışlık çerçevesinde şiirlerine aksettiğini görürüz.

            Walter Benjamin, Baudelaire üzerine yazdığı bir yazısında şairin şehri ve kalabalığı bir perde gibi kullandığını söyler.[32]  Tabiatıyla burada modern hayatın bir aksi vardır. Bu, Necip Fazıl ve Cahit Sıtkı'da bohem hayatlarının bir aksi de olmakla birlikte, her iki şairin kuvvetli bir şekilde çağlarının insanı olduğunu da göstermektedir.

            Necip Fazıl'ın Kaldırımlar şiiri, şehirle, sokakla kuşatılmış, insanî ilişkilerden, gündüz dünyasından  izole edilmiş bireyi yansıtır.

 

İçimde damla damla bir korku birikiyor;

Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...

Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor

Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.

                                                           (Kaldırımlar, s.155)

            Görüldüğü gibi Necip Fazıl nesnelere de bir canlılık  yükler, nesnelerin görünen taraflarının dışında onların da tıpkı insanlar gibi bir iç yüzü bulunduğunu ifade eder. Onun eşyaya yönelmesi, kendisinin dış dünyadan soyutlamasıyla ilgilidir. Kaldırımlar şiirinde büyük şehrin ortasında ferdin yaşadığı yalnızlığı, bu ruh haline bağlı olarak kişinin psikolojik durumunu görmekteyiz.[33] Necip Fazıl bu şiirde insan ve içinde bulunduğu çevreyi birlikte ele alır.  Yalnızlığı derinden hisseden ve bundan korku duyan şaire, çevreye ait nesneler ve şairin vehimlerinin yarattığı varlıklar eşlik eder.

 

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;

Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.

Yolumun karanlığa saplanan noktasında,

Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

 

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;

Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.

İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;

Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

 

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;

Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.

Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi;

Kaldırımlar içimde kıvrılan bir lisandır.

                                                           (Kaldırımlar, s.154-155)

            Kaldırımlar şiirinin tamamında yalnızlık, korku ve ölüm duygularına yol açar.  Şair, kimsesiz bir sokak ortasında yalnız başınadır. Bu hal onda korku yaratmaktadır.[34] Nitekim şair, yalnızlığını belirttikten sonra kaldırımları bir canlı varlık olarak karşımıza çıkarır.

 

İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;

Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

                                                           (Kaldırımlar, s.155)

            Kaldırımları bir canlı varlık olarak tasarlayan şairin yalnızlığını, kaldırımlar dindiremez.

 

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;

Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!

Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;

Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

                                                           (Kaldırımlar, s.156)

            Görüldüğü üzere Necip Fazıl, kaldırımları ıslak bir yorgan gibi  örtünmek istemektedir. Bu uyuma isteği bir anlamda unutma ve bir başka âlem arzulama şeklinde yorumlanabilir. Fakat aynı zamanda bu uyku isteğinin arkasında ölüm duygusunun da yattığını ifade etmek gerekir. Nitekim devam eden mısralar bunu daha açık bir şekilde dile getirir:

 

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;

Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.

Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,

Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi...

                                               (Kaldırımlar, s.156)

            Kaldırımlar'da şair karanlıktan korkmaktadır; karanlıklar ona yalnızlığı derinden hissettirir. Fakat kendisiyle birlikte diğer nesneleri de kuşatan karanlık hepsini aynı psikolojiye  sahip bir organik varlık haline getirir. [35] 

            Necip Fazıl, kendini "meçhuller caddesinin kimsesiz seyyahı" olarak değerlendirir. Onun ruhuna, yalnızlık ve sessizlik duygusu o kadar tesir etmiştir ki "kendi sesinin" yankısından bile kaçmaktadır:

 

Ben, kimsesiz seyyahı, meçhuller caddesinin;

Ben, yankısından kaçan çocuk,  kendi sesinin.

                                                           (Ben, s.65)

            O, yalnızlık duygusu içinde bocalar, bir arayış içine girer. Daha önce de belirtildiği gibi içinde bulunduğu ortamdan memnun değildir.

 

Ne azap, ne sitem bu yalnızlıktan,

Kime ne, aşılmaz duvar bendedir.

                                   (Bendedir, s.64)

            Necip Fazıl, bir iç huzuru arayışı içindedir, bu dünyadaki hoşnutsuzluğu, ruhunun derinliklerinde varlığını kuvvetlice hissettiren yalnızlık hissi bundandır. O ne iç huzura kavuşmuştur, ne de bulunduğu çevreden memnundur. Bu yüzden de o, ruhunda bir mahşer uğultusu duyar:

 

İçimde bir mahşer uğultusu var;

Ruhumdur çağıran, tenimi cenge.

                                               (Geceye Şiir 3, s.225)

 

            O kendi içerisinde sürekli bir savaşın içindedir. Dış çevre  ona mutluluk vermediği için onda kendi içine dönme, kendini  toplumdan, çevreden soyutlama gibi bir hal ortaya çıkar:

 

Mermer bir kabuğa girip, ördüğüm,

Kapansam içimden gelen âhenge...

                                               (Geceye Şiir 3, s.225)

            Sanatçıların yalnızlığa dalmalarındaki büyük etkenlerden biri de yaşadıkları ortamdır. Necip Fazıl'ın yalnızlığında da yaşadığı ortamın büyük bir etkisi vardır; "Bu ortam İslamî üslubu yitirmeye başlayan batılılaşarak şabancılaşmaya yüz tutan büyük şehir yalnızlığını yaşamaya başlayan İstanbul'dur. Çocukluğu böyle bir ortamda özellikle İstanbul'da geçen sanatçılarımızın bir kısmı maddî sıkıntılar içinde diyalektiğe sarılmış, bir kısmı da manevî âleme sarınarak Allah'a giden yolda ilerlemeye çalışmıştır."[36]  Necip Fazıl, sözü edilen şairlerden ikinci guruba dahil olur. O, yalnızlığın sancısını içinde çeker ve dış âlemle içi arasındaki uyumsuzluktan dolayı bocalar. Bu bocalama toplumdan, insandan kaçışa, zaman zaman anne karnına dönme isteğine kadar varır. Nitekim o, sonunda yalnızlığına çareyi Allah'ta ve  İslam inancında bulur.

            Şehir, sokak gibi geniş mekanlarda yalnızlık hissi  Cahit Sıtkı'da da  önemli bir yer tutar. O, hem gece yalnızdır, hem de gündüz insanlar arasında  mutsuz ve yalnızdır. Ormanlar, ağaçlar, çiçekler ve insanlar arasındaki şair, ıstırap içinde sahte bir neşe haliyle karşımıza çıkar:

 

-O biten gündür. Ne ışık

ne de renk bıraktı bize;

Boş değil ağladığımız,

Geceler içinde kaldık

Yine kendi kendimize,

Yine öyle yapayalnız.

O biten gündür: Ne ışık,

Ne de renk bıraktı bize.

                                   (Aynalarda Gece, s.68)

mısralarında onun ıstırabı gece azmakta, bütün benliğini sarmakta iken

 

 

Yattın mı yalnızlık;

Yolculuk sanırsın

Issız deniz dibi.

Kalksan kalabalık;

Ormanda ağaçsın,

Bir gölge sahibi.

Duy rüzgârı dal dal,

Her yaprağında gün;

Çiçek aç, yemiş ver.

Gerçek yahut masal,

Güzel geçsin ömrün;

Hatırası yeter.

                        (Hatırası Yeter, s.94-95) mısralarında gündüz de aynı sıkıntıların içinde kıvrandığını görürüz.

            Cahit Sıtkı'nın kendisini yalnız hissetmesinde Mehmet Kaplan'a göre dinî, tarihî ve geleneğe dayalı değer yokluğu önemli bir yer tutar: "Cahit Sıtkı ve Orhan Veli nesli, ailelerinden ve okullarından kendilerini derinden ikna eden samimî ve  hakikî hiçbir inanç edinememişlerdir. Onlarda, daha önceki nesillerin âdeta boşluk duygusundan kurtulmak ister gibi sarıldıkları din, tarih ve geleneğe ait hiçbir şey yoktu."[37]  Bu boşluk duygusu büyük bir yalnızlığı ve akabinde bohem bir hayatı getirir. Kendini yalnız hisseden şair, çareyi sarhoşlukta arar, kurtuluşu içkiye kaçışta bulur[38]; geçici bir süre hayatın gerçeklerinden koparak mutlu olur:

 

Haydi Abbas, vakit tamam,

Akşam diyordun işte oldu akşam.

Kur bakalım çilingir soframızı;

Dinsin artık bu kalp ağrısı.

Şu ağacın gölgesinde olsun;

Tam kenarında havuzun.

Aya haber sal çıksın bu gece;

Görünsün şöyle gönlümce.

                                   (Abbas, s.156)

            Şair, yalnızlıktan sürekli yakınır, yalnız kalma korkusu içini kemirir. Yavaş yavaş dostlarından ayrılması, dostlarının ölümü, vefasızlığı gibi durumlar, onun ruhunda derin yaralar açar. Çünkü Cahit Sıtkı ince ruhlu, kırılgan  bir insandır:

 

Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;

Hatırası bile yabancı gelir.

Hayata beraber başladığımız

Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;

Gittikçe artıyor yalnızlığımız.

                                               (Otuz Beş Yaş, s.186)

            Cahit Sıtkı hayatın gerçekleri ile yüz yüze geldiği vakit kırılgan bir insan olarak karşımıza çıkar. Dünyada tek başına olduğunun farkındadır. Bu noktada da ölüm gerçeği kaçınılmaz olarak şairin dünyasına girer:

 

Neden sonra farkına varıyorsun

Etrafındaki korkunç ıssızlığın.

Yâr olsun, dost olsun, ne arıyorsun,

Adresi belli mi vefasızlığın?

 

Aşk, dostluk!... Hepsi dökülür yapraklar!

Çıplak bir ağaç durgun suda aksin.

Yalnızlık dediğin hayatta başlar;

Kabir boyunca devam etmek için.

                                   (Neden Sonra, s.95)

            Cahit Sıtkı yalnızdır, hayatını paylaşacağı bir hayat arkadaşı yoktur. Kırk yaşına kadar bunun ıstırabını kuvvetlice duyar. Bu yüzden çevresindeki güzellikler anlamını yitirir. Nitekim bu durum onun içinde bir özlem, derin bir boşluk oluşturur.

 

Sorma bu çehre neden günden güne süzülür.

Bir sevgilim yoktur ki duyduğumu duyacak.

Günlerim koklamadan attığım birer güldür,

Hayatım beni bile güldüren bir oyuncak.

                                               (Günlerim II, s.35)

 

N'eyleyim böylesine ıssız yerde?

Can yoldaşı olmadı mı n'eylersin

En güzel tabiat manzarasını?

Cennet bile olsa orda yaşanmaz.

                                               (Can Yoldaşı, s.173)

            Ruhundaki bu derin acı en sonunda Cahit Sıtkı'nın gözlerinden yaş olup akar:

Bu akşam ilk olarak ağladım,

Bekar odamın penceresinde.

Hani ev bark? Hani çoluk çocuk?

Ne geçti elime bu hayatın

Meyhanesinde, kerhanesinde?

Yatağım her gece böyle soğuk.

Saadet bu ömrün neresinde?

                                   (Garip Kişi, s.180)

            Cahit Sıtkı'nın yalnızlık duygusunun eşi Cavidan Hanım ile tanışmasıyla nispeten ortadan kalktığını görürüz. Bir müddet için de olsa nihayet şair bu duygudan kurtulmuş ve hayata bakışı değişmiştir. Şair karşımıza mutlu, hayattan zevk alan bir insan olarak yeniden çıkar:

 

İlktir baharın gönlümce geldiği

İlktir hem sarhoş hem ayık olduğum

Bir gerçek içindeyim düşten güzel

Sevdiğim gülümsüyor yanı başımda

 

Aşkından talihimin düzeldiği

Sen gökte ararken yerde bulduğum

Bir sende gördüm ince ruh, ince bel

Sende murada erdim kırk yaşımda.

                                               (Düşten Güzel. s.191)

 

            Her iki şairde yalnızlığın genel bir yalnızlık duygusundan, şehir ve sokak gibi dış mekandaki yalnızlık duygusuna  ve oradan da iç mekana  taşındığını görürüz. Mesela Cahit Sıtkı, yalnızlığını iç mekanda ifade ederken bunu aynalarla paylaşır, aynaları dost bilir ve aynalara hoşnutsuzluğunu, yalnızlığını  dile getirir:

 

Aynalar, aynalar, sevgili aynalar.

Yok beni anlayan, seven sizin kadar.

Öldükten sonra da, yine sizin kadar,

Kim beni düşünür, hayalimi saklar?

Aynalar, ne olur, siz yalnız aynalar.

                                               (Aynalar, s.52)

            İç mekandaki yalnızlığın aynalarla paylaşımının Bir Lâhzam, Dar Kalıp şiirlerinde de devam ettiğini görürüz.

            Cahit Sıtkı'nın şiirinde Necip Fazıl'ın şiirinde olduğu gibi bir kişileştirme vardır. Yalnızlığını, kendisine bir kardeş gibi teselli veren aynalar ve üzerine bir anne şefkati ile eğilmiş tavan ile paylaşır:

 

Tavan bir anne gibi eğilmiş üzerime,

Duvarlar etrafımda kardeşlerim gibidir;

Sır dolu gözlerini vermişler gözlerime.

                                               (Odamda Sükut, s.46)

            Bu konuda Necip Fazıl'ın Otel Odaları şiirinin iç psikolojinin iç mekanla uyuşmasının güzel bir örneği olduğunu söyleyebiliriz. Tabiatıyla bu iç psikoloji, yalnızlığın yoğun baskısı altında olan bir psikolojidir.

 

Bir merhamettir yanan, daracık odaların,

İsli lâmbalarında, isli lâmbalarında.

 

Gelip geçen her yüzden gizli bir akis kalmış,

Küflü aynalarında, küflü aynalarında.

 

Atılan elbiseler, boğazlanmış bir adam,

Kırık masalarında, kırık  masalarında.

 

Bir sırrı sürüklüyor, terlikler tıpır tıpır,

İzbe sofalarında izbe sofalarında.

 

Atıyor sızıların çıplak duvarda nabzı,

Çivi yaralarında, çivi yaralarında.

 

Kulak verin ki, zaman, tahtayı kemiriyor,

Tavan aralarında, tavan aralarında.

 

Ağlayın, âşinasız, sessiz can verenlere,

Otel odalarında, otel odalarında!..

                                               (Otel Odalarında, s.159)

            Necip Fazıl yalnızlığı ruhunun derinliklerinde "ben"inde hisseder.

 

Yalnızlık bir fenerse,

Ben de içindeki mum,

Onu, billur bir kâse

Gibi doldurur nurum

 

Dışardan bana neler

Getirir pervaneler!

Pırıltılar, nağmeler,

Renklerle eriyorum...

                                   (Yalnız, s.229)

İnsanlar içinde en yalnız insan;

Düşün, taş duvara başın gömülü!

Ve kapan sükûta, granitten, taştan,

Mazgallı bir kale gibi örülü.

 

Gözünü tavandan ayırma ki, sen,

Üşünsün, gölgeni yerde görürsen.

Dikilir karşına, mumu söndürsen.

Ölüler içinde en yalnız ölü...

               &nb

Değerli Misafir Sitemizi Ziyaretçi olarak görüntülemektesiniz.
Sizde üyelerimizin faydalanmış olduğu ayrıcalıklardan yararlanmak için lütfen ücretsiz Üye Ol 'unuz.

Yorum:

Yorum Ekle