Şeftali Bahçeleri ve Yeni Dünya TasarımıŞeftali Bahçeleri ve Yeni Dünya Tasarımı
(Türk Edebiyatı Dergisi, nr.386, Aralık 2005, s.43-47.'de yayımlanmıştır.)
Yeni bir dünya tasarlama isteği gerek dünya edebiyatında gerek bizim edebiyatımızda rastladığımız bir durumdur. Campanella'nın Güneş Ülkesi'nden, Thomas Moore'un Ütopya'sına, Francis Bacon'un Yeni Atlantis'ine, Jonathan Swift'in Güliver'in Seyahatleri'ne; Peyami Safa'nın Yalnızız romanındaki Simeranya'ya, Yakup Kadri'nin Ankara romanının üçüncü bölümüne, Halide Edip'in Yeni Turan'ına kadar bu örnekleri görebilmek mümkündür. Bu eserler, yaşanılan hayattaki sıkıntıyı aksettiren, daha doğrusu olanı değil de olması gerektiği düşünüleni yazarının algısı ölçüsünde yansıtan birer ayna, yeni bir mekân ve zaman, yeni bir ülke tasarısı, toplumların gelecek rüyalarıdırlar. Modern Türk edebiyatı, yukarıda saydıklarımızın haricinde, birer ütopya eseri olmasalar da başlangıcından itibaren topluma yeni bir şekil vermek isteyen, yeni bir hayat ve insan oluşturmak isteyen modeller sunan eserlerle doludur. Çünkü 18. yüzyıldan itibaren batı medeniyeti bize bir ütopya olarak görünmüştür. Tanzimat'tan günümüze kadar bilhassa kurmaca birer dünya sunma imtiyazlarıyla ortaya çıkan hikâye, roman ve tiyatro gibi türler, birer toplum mühendisi edası taşımaktadırlar. Tanzimat döneminin hemen bütün romanlarında, Meşrutiyet döneminin roman ve hikâyelerinde, akabinde gelen Cumhuriyet devrinin aynı türdeki eserlerinde, birer örnek kahraman, toplum ve sistem özelliği taşıyanlarını bulmak hiç de zor değildir. Bu gibi kurmaca eserlerin hayatı yansıtmanın yanı sıra daha çok hayata bir yol çizmeğe çalıştığı bir gerçektir. Bilhassa sosyal değişim ve geçiş dönemlerinde bu eserlerin bir katkısı olduğu inkâr edilemez, ancak söz konusu bizim edebiyat olduğunda ortaya şöyle bir gerçek de çıkmaktadır: Her yeni dönemi müjdeleyen ve örnekleyen eserlerde öncekileri ya da kendisinden farklı olan çağdaşını yalanlayan ve yanlışlayan bir tavır göze çarpmaktadır. Bu, inandığını ispat etmek ve en iyisi olduğunu ortaya koymak isteyen yazar açısından tabii bulunabilir, fakat bu kez de bütün edebiyatı düşündüğümüzde ortaya sosyal ve ferdi anlamda bir devamlılık problemi çıkmaktadır. Çünkü kendisinin öncekinden ayrıldığını ve ondan daha iyi olduğunu ima eden her yenilik, ilk ve acemi olmanın eksikliğini de beraberinde getirir. Edebiyatımızda roman, hikâye, mizahi yazılarıyla ve iki kere sürgüne gönderilmiş olmasıyla tanınan Refik Halit'in II. Abdülhamit dönemini anlattığı Şeftali Bahçeleri hikâyesi bu konuda ilginç bir örnektir. Çünkü bu hikâyede yazar, karşısında bulunduğu bir kesimi iğnelemek isterken, diğer taraftan da aslında kendisini ve içinde bulunduğu elitin çağına ve mekânına yabancılığını da vurgular. Hikâyede özetle önce Mülkiye'den mezuniyetinin ardından Avrupa'ya kaçan fakat daha sonra nüfuzluların araya girmesiyle affedildiği için geri dönen ve İstanbul'da bir müddet tutuklu kaldıktan sonra bir Anadolu kasabasına Tahrirat Müdürlüğü göreviyle atılan Agâh Bey anlatılır. Avrupa görmüş Agâh Bey, Anadolu'ya sürgün edildiği kasabaya gelirken yol boyunca gördüğü manzaralar yüzünden memleketin geri kalmış olduğu düşüncesine kapılır, bir dizi yenilik ve ıslahat fikirleriyle dolar. Ancak geldiği kasabada bu fikirlerini uygulama fırsatı bulamadığı gibi çok kısa bir zamanda zevk ve eğlence düşkünü kasaba memurlarından biri olup çıkar. Bu hikâye tümüyle bir mekân ve karakter hikâyesidir.[1] Hikâyenin başında Mülkiye mezunu Agâh Bey'in bir bilinç seviyesine sahip bulunduğunu görürüz. Çünkü Avrupa'ya kaçma, bir siyasal durumu gerçekleştirme isteğinin olduğu kadar üstün bir medeniyet görme, bir ütopyayı tanıma düşüncesinin de sonucudur. Fakat bu bilinç hali hikâye içinde yavaş yavaş bulunduğu seviyeden aşağıya doğru bir eğilim gösterir. Zihnen gelişmek ve değişmek isteyen Agâh Bey, zihninin arka planında uzaklarda kaldığını kabul ettiği ütopyadan vaz geçerek tamamen bu dünyaya yönelik sadece hayata zevk ve eğlence açısından bakmak isteyen, Epikürken ve konformist bir tavır göstermeye başlar. Buradaki durum aslında bir yeni dünya tasarımıdır. Çünkü hikâyenin başında Avrupa'ya kaçma düşüncesinde de bu yeni dünya tasarımı vardır, Agâh Bey'in İstanbul'dan sonra Anadolu'ya gelişinde de bu yeni dünya tasarımı devam eder. "Anadolu içlerinde hanlarda kalıp köylerde yatarak memuriyetine gelirken yüreğini keder, gam kaplamış, memlekete ciddi hizmet etmek kararını almıştı. Başının içinde kasabaya indiği gün ıslahat, teşkilat, imarat gibi ağır düşünceler doluydu. Bu küçük beldede kocaman işler göreceğine, herkese parmak ısırttıracak eserler çıkaracağını zannediyordu. Durmayacak, dinlenmeyecek, çalışacaktı. Cüret lazım diyordu, mutasarrıftan tutarak amir ve memurların hepsini yola getireceğine emindi. Memleketi kaplayan tembelliği, durgunluğu kafası almıyordu 'bu uyuşukluk, bu kayıtsızlık ne?' diye kendi kendine soruyor, cevabını bulamıyordu. Hayır, kendisi büsbütün başka türlü bir memur, Avrupalı bir hükümet adamı olacaktı..."[2] Çünkü yol boyunca görmüş olduğu her Anadolu manzarası kendisinde imar ve ıslahatın gerekliliğini kuvvetlendirecektir. Böylece fakir ve gelişmemiş manzara kendisindeki yeni dünya tasarısı için gerekli zemini temin etmiş olur. Ancak kasabaya geldikten sonra Avrupai bir insan olma endişesiyle yenilenmesini istediği sabanlar ve tırpanlar, bir yeni dünya kurmanın ötesinde, sembol değerin (Avrupa'nın) çok uzağında, bilime ve tekniğe dayanmayan daha önceki bir çağın, bir tarım çağının unsurlarıdır. Bu, kasaba çerçevesinde yeni dünya kurma tasarısını gerçekleştirmek için kendisi haricinde kimseyi bulamadığı gibi, çevresindeki memurların uyuşukluklarına ayak uydurması çok sürmez. Çünkü tozlu ve çamurlu yollarıyla bir gerçeklik ifade eden kasabanın yanı başında duran şeftali bahçeleri hazır bir gelişmişlik ve daha doğrusu yeni bir dünya, bir Cennet tasarısını gerçekleştirmektedir. Nitekim Ağah Bey'nin bu yeni dünyaya girişi bir nevi dini bir ayini andırmaktadır. Bütün memur takımının bir şehirdeki, bir devlet dairesindeki hiyerarşik düzeni olduğu gibi bu bu şeftali bahçelerine aktarılır. Burada bürokratik sistem bir eğlence sistemine dönüşür ki aslında bu bir çeşit inkârdır. Gerçekliği görmezden gelen, daha doğrusu yanı başlarındaki kasabayı, yani reel dünyayı görmezden gelen, orayı yok sayan, mukaddes bir dinin bir sürü eziyet ve acıdan sonra mükâfatı hak etmiş müritleri gibi tam bir Cennet havası içinde yaşamaktadırlar. Bu bahçelerden kasabaya geri dönüş, sarhoş kafaların dönüşüdür ve bilincin gerçeklikle bağlantısının zayıfladığı bir dönüştür. Agâh Bey'in bu âleme girişi tam bir dini ritüeldir. Israrlara dayanamayıp içki içtikten sonra temizlenmek ve rahatlamak bahanesiyle yıkanması, bir nevi Hıristiyan ananesindeki vaftiz törenini hatırlatır. Ve ardından fikren arınmış olan Agâh, görevini yerine getirmiş olmanın huzuruyla Cenneti ve onun her türlü nimetini hak etmiş olmanın mutluluğu içindedir. Aslında burada da batı dışı medeniyetlerin sık sık içine düştükleri bir "yaralı bilinç" hali mevcuttur. Yani hem kendi değerler dizisini muhafaza etmek, hem de Foucoult'nun ifade ettiği modern epistemeyi yaşamak istemekten kaynaklanan bir durum. Bir yanda değişim, sıçrama, ilerleme ve dönüşüm, öte yanda sosyolojik ağırlık, gelenek halini almış cansızlık, köhneleşme ve kavga ideolojisi. Bu iki değerler dizisi arasında her türden farklılığın yanı sıra tarihi bakımdan da ters bir simetri vardır.[3] Nitekim bu hikâyede de Avrupa bir ütopya olarak Agâh Bey'e görünmüş olsa da bunu kavrayacak yetkinlikten mahrum oluşu, sadece şahsi bir durum değil, çevredeki diğer memurlar düşünüldüğünde tam bir sosyal vakıa şeklindedir. Burada tam da Ernst Cassirer'in, görme organları sağlam olmasına rağmen, alınan duyumları iç dünyada işleme yeteneğinin bulunmayışı hâlini ifade için kullandığı bir "ruh körlüğü"[4] durumu mevcuttur. Bunun sosyal bir vakıa halinde bulunuyor olması sosyal bir patolojinin mevcudiyetini göstermektedir. Çünkü bir ütopya ya da ideal bir medeniyet olarak Avrupa'yı görmüş olmak, bir yabancı dil biliyor olmak, hatta pek çok önemli batılı eseri ve yazarı okumuş olmak farklı bir şey, bütün bunları kendi pratiğine dönüştürmüş olmak daha farklı bir şeydir. Her ne kadar burada yazar, karşısında bulunduğu İttihat ve Terakki mensubu Jön Türkleri hicvediyor görünse de aslında kendisinin de içinde bulunduğu bir devrin gerçekliğini, bilinç halini de aksettirmektedir. Ahmet Midhat Efendi'nin Felatun Bey'le Rakım Efendi'sinden tutun da Halide Edip'in Yeni Turan'ına, Yakup Kadri'nin Kiralık Konak ve Sodom ve Gomoresi'ne, Ankara'sına, Reşat Nuri'nin Yeşil Gece'sine, Mithat Cemal'in Üç İstanbul'una kadar ilk anda akla gelebilecek pek çok eserde kendisinden önceki dönemi ya da dönemleri veya kendisi gibi düşünmeyen çağdaşlarını yanlışlayan eserler, sosyal dönem ya da grup hicvi özelliği taşıyan benzer metinlerin çokluğu, bu sosyal patolojinin edebiyatımızdaki gerçekliğini ortaya koymaktadır. Modernleşme öncesi toplumumuzun ütopyası, sosyologların bugün "öte" diye kavramlaştırdıkları terim etrafında şekillendirilebilir. İdeal olan öte taraftadır. Yani bir anlamda kaynağı yaşanan dünyaya dayanmayan, onu sadece bir araç olarak gören bir platonik ütopyadır bu. Böyle bir kavrayış, spiritüel merkeze dayanan bir dünya algısı için normaldir ve bu algıda dünya objektif gerçekliğinin ötesinde sadece bir araç görevindedir. Böyle bir algıda Bachelard'a göre "berisi ve ötesi, içerinin ve dışarının diyalektiğini derinden derine yineler. Bu yinelemede her şey ortaya çıkar, sonsuzluk bile. Varlık hareketsiz kılınmak istenir ve böylelikle bütün durumlar aşılmak..."[5] istenir. Hâlbuki modernleşme dediğimiz hadise bu algıda yukarıda bahsini ettiğimiz ruh körlüğüne yol açmıştır. Çünkü sosyal bilinç dediğimiz şeyin değişimi sadece birkaç neslin düşünce dünyasında gerçekleşen bir değişim olmayıp birkaç yüzyılı gerektiren bir durumdur. Açıkçası "öte" merkezli dünya kavrayışının birden bire seküler bir kavrayışa, hem de dikatomik bir mantıkla döndürülmek istenmesi tabii olarak bir bilinç kaybına, ya da başka bir ifadeyle yaralanmış bir sosyal bilince yol açmıştır. Bu durumda da edebi metinde söz konusu edilen ister Tanzimat, ister Meşrutiyet, isterse Cumhuriyet nesli olsun bir devamlılık ve süreklilik ve bir atlama yoksa, olumlu anlamda bir bilinç değişiminden bahsedilememektedir. Agâh Bey'in mülkiyeden mezun olup Avrupa'ya kaçmış olması, Avrupa'yı yakından tanımış olması, onu özümsediği ve kendi pratiğine döndürdüğü anlamına gelmez. Çünkü sosyal değişimin bir geçmiş tecrübesi, yani sosyal bilincin buna dayalı bir geçmiş hafızasının bulunması gerekir. Nitekim Türklerin İslamiyet'i kabul edip onu yüksek bir sosyal bilinç halinde temsil etmeleri için en az üç yüz dört yüz yıl gerekmiştir. Aynı şekilde batının modernleşme süreci de tam bir sosyal bilincin yoğunlaşma sürecidir. Bir ortaçağ söz konusu edilmeden, bir Rönesans'tan ve sonrasından bahsedilemez. Çünkü ortaçağ skolâstiğinin modern ve seküler bir algıya dönüşümü tam bir bilinç yoğunlaşması ve bunun kesintiye uğramaksızın devam etmesi gerçeğine dayanır. Modernleşme öncesi toplumumuzun ütopyasının öte merkezli bir algıdan modernleşme sürecinde seküler, yani dünya merkezli bir algıya dönmesi, Avrupa'nınkiyle benzermiş gibi görünse de aslında gerçekte birbirinden çok uzak temellere dayanmaktadır. Birincisi bizim sosyal bilincimizde bir ortaçağ tecrübesi yoktur ve ikincisi de batıdan farklı olan bizdeki bilinç değişimi dikatomiktir. Yani sosyal bilincimizdeki "öte" merkezli ütopya, öte dünya algısının yerine bu dünyaya ait, daha doğrusu batı merkezli bir algıyı, ütopyayı yerleştirmiş olmak, sosyal değişimin, hayatın gidişinin ruhuna aykırı bir durum olmuştur. Bir simge şahsiyet olarak Agâh Bey'in o dünyanın bir insanı olmayı beceremeyip geri dönmesi ve en azından o ütopyayı geri döndüğünde gerçekleştirmek istemesi aslında boş bir çabadır. Çünkü bunu algılayacak ve kavrayacak bir sosyal bilinç hali, kendisinde de geldiği yerde de mevcut değildir. Nitekim her gün eğlenceden eğlenceye koşan devlet memurlarında olduğu gibi, kasaba halkında da aynı rehavetin, vurdumduymazlığın, tam bir konformizmin olmasa bile bir uyuşma halinin varlığı sezilir. Tezek kokan kasabanın tozlu ve çamurlu yollarında Agâh Bey'in boş boş gezindiğini görenler onun bu durumuna yadırgayıcı bir gözle bakarlar. Çünkü burada bir genel hafıza kaybı söz konusudur ve sadece psikoloji ile açıklanamaz. Bu daha çok sosyal bir hafıza kaybıdır ve burada hafıza sosyal ve ekonomik dinamik tarafından zihinden kovulmuştur. Walter Benjamin'in ifadesiyle her dönemde geleneği, altında kalmak üzere olduğu konformizmin elinden kurtarmak gerekir.[6] Tabii ki buradaki Tanpınar'ın da vurguladığı "değişerek devam etmek ve devam ederek değişmek" esasına dayalı, sosyal bilincin ve hafızanın devamlılık ilkesi üzerindeki ilerleyişidir. Yoksa bozulan ve eskiyen bir geleneğin devamı değildir. Hâlbuki bahsini ettiğimiz Şeftali Bahçeleri'nde iç ve dışın diyalektiğinin yanı sıra, bu devamlılık ve ilerleme ilkesi de her anlamda bozulmuş, kesintiye uğramış, konformizmin baskısı altında kalmış, daha açık bir ifadeyle toplum ütopyasını yitirmiş, sosyal bilinç tarihte tatile çıkmıştır. Tıpkı Agâh Bey'in adının anlamının ifade ettiği içeriğin tersini simgelemesi gibi, diğer memurlardan Mutasarrıf, sık sık divan şairlerinden beyitler okur ve sert rakısını metheder, Ceza Reisi gizli gizli içki içer, Kadı Efendi zamanını satranç ve tavla oynamakla geçirir, Evkaf Memuru eve kadın getirir, Alay Beyi selâtin hamamından bahseder, Muhasebeci şeftali rakısına düşkünlüğüyle kendini tanıtır, Tapu Müdürü taklit yapmaktan hoşlanır, Kalem Efendileri sofra kurup meze hazırlar, odacılar ateş yakıp kuzu çevirir, jandarmalar köylerden av mevsimi için tazı getirirler. Burada bir kasabadaki sosyal yapıyı idare eden bürokratik çarkın her dişlisini bulabilmenin yanında, aynı zamanda yukarıdan aşağıya bir toplum bilincinin pek çok katmanını da görmek mümkündür. Görülen bir şey daha vardır ki o da bu bilincin kendisini mekânda ve zamanda tatile çıkardığıdır. İçkinin her türlüsünün söz konusu edilmesi, eğlencenin, zevk ve sefanın her hangi bir mevsim tanımaması, tam bir unutma ve inkâr halidir. Tozlu ve çamurlu yollarıyla bakımsız ve fakir kasaba, gerçekliği temsil ederken onun yanı başındaki Şeftali Bahçeleri yalancı ve hayali bir dünyayı, üst bilinç içerisinde iç ve dışın diyalektiğinde "öteki" yerine konan parçayı, ideali; batılılaşma sürecinde sekülerleşen bu diyalektikte Avrupa yerine konan ütopyayı temsil eder. Refik Halit'in, Şeftali Bahçeleri'ni sosyal ve tarihi anlamda bir inkâr ve unutma simgesi olan Sadabada benzetmesi, bu bakımdan anlamlıdır. Yazarın Agâh Bey dışındaki kahramanların adlarını vermemiş olması, Şeftali Bahçeleri'ni Sadabad'a benzetmiş olması, buradaki inkâr ve unutma durumunun bir tarihi arka planının olduğu ve genelleştirilebilir bir vakıa olduğu gerçeğini vurgulamaktadır. Dolayısıyla Batının gelişme sürecini fark eden sosyal bilincin onun karşısındaki ilk tepkilerinden biri Lale Devri'nde ifadesini bulduğu üzere onu görmezden gelmek olmuş, kendisinin ebedi olduğu yanılsamasına dayanarak aslında bir inkâr ve unutma patolojisine tutulmuştur. Hikâyede böyle bir tarihi bağlantının kurulmuş olması, modernleşme yerine bu patolojik bilincin devamlılığını göstermektedir.[7] Hikâyenin sonunda kasabaya hizmet, imarat, ıslahat fikirleriyle gelen Agâh Bey'in buradaki memur çevresine uyarak tam bir zevk ve eğlence adamı olup çıktığını görürüz. Bol entarisi içinde rahat rahat gerinip yer minderinin üzerine yan gelmiş ve "-Gel keyfim gel" diye söylenmektedir. Agâh Bey'de adının ifade ettiği aydınlanma aslında bir yıl içinde gerçekleşmiştir, fakat bu ironik bir ima taşımaktadır, ters bir aydınlanmadır ve Şeftali Bahçeleri de Lale Devri'nden beri süreklileşmeye başlayan, sosyal bilincin Batı karşısında şoka uğraması sonucunda oluşturduğu ters ütopyanın nesneleşmiş bir örneğidir. KAYNAKLAR Aktaş, Şerif Refik Halit Karay, Ankara 2004. Bachelard, Gaston Mekanın Poetikası, (Çeviren: Aykut Derman), İstanbul 1996. Cassirer, Ersnt Sembolik Formlar Felsefesi-III -Bilginin Fenomenolojisi- (Çeviren: Milay Köktürk), Ankara 2005. Jacoby, Russell Belleğini Yitiren Toplum -Adler'den Laing'e Konformist Psikolojinin Eleştirisi-, (Çeviren: Hakan Atalay), İstanbul 1996. Kaplan, Mehmet Hikaye Tahlilleri, İstanbul 1992. Karay, Refik Halit Memleket Hikayeleri, İstanbul. Shayegan, Daryush Yaralı Bilinç-Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni-, İstanbul 1997. [1] Bak. Şerif Aktaş, Refik Halit Karay, Ankara 2004, s.78-79.
[2] Refik Halit Karay, Memleket Hikayeleri, İstanbul s.37 [3] Daryush Shayegan, Yaralı Bilinç-Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni-, İstanbul 1997, s.25. [4] Ersnt Cassirer, Sembolik Formlar Felsefesi-III -Bilginin Fenomenolojisi- (Çeviren: Milay Köktürk), Ankara 2005, s.322. [5] Gaston Bachelard, Mekanın Poetikası, (Çeviren: Aykut Derman), İstanbul 1996, s.226. [6] Russell Jacoby, Belleğini Yitiren Toplum -Adler'den Laing'e Konformist Psikolojinin Eleştirisi-, (Çeviren: Hakan Atalay), İstanbul 1996, s.29. [7] Nitekim Mehmet Kaplan da Şeftali Bahçeleri'ni tahlil ettiği incelemesinde bu konformist süreci Nabi'nin Hayriye'siyle başlatır. Bak. Mehmet Kaplan, Hikaye Tahlilleri, İstanbul 1992, s. 93. |
Kullanıcı PaneliTakvim
Anket
Sitemizi Nasıl Buldunuz?
Etiketler1980 sonrası roman, Ahmet Hamdi Tanpınar, arketipsel eleştiri, Ayna, Beyaz Gemi, bilinçaltı, Cengiz Aytmatov, deformasyon, deneme, Gaston Bachelard, hikaye, Oğuz Atay, Refik Halit Karay, Tarık Buğra, Tutanamayanlar, Türk edebiyatı, Türk romanı, YArın Diye Bir Şey Yoktur, Yunus Balcı, Şeftali Bahçeleri
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||


19 Ocak 2009.
Gösterim: 1764