Yahya Kemal Şiirinde Anakroninin Diyalektiği(Bu makale Yahya Kemal Beyatlı (KTB Yay. İst., 2008, s.224-232) kitabında yayımlanmıştır.)
Yirminci yüzyıl Türk şiirinin en büyük isimlerinden biri olan Yahya Kemal'in şiirlerinde özellikle sosyal düşünceler bakımdan birbirinin içine giydirilmiş oldukça zengin bir içerik vardır. Ahmet Hamdi Tanpınar, hocası ve daha sonra da yakın arkadaşı olacak olan Yahya Kemal'den bahsederken "Yahya Kemal'in düşüncesi mekân gibi zaman da tanımıyordu. Daima terkibin peşinde koştuğu için bütün milli tarih, insan evolutionu ile beraber ordaydı. Malazgirt muharebesi İstanbul fethiyle, Milli mücadele Fransız ihtilaliyle omuz omuzaydılar."(Tanpınar 1986, 13) der. Bu cümle Yahya Kemal'deki konu çeşitliliğini vermenin yanında ondaki sosyal zaman fikrini de ifade etmektedir; fakat bunun kronolojik bir mantığın dışında işlediğini de dile getirmektedir. "Kökü mazide olan atiyim" mısraında da anlamını bulduğu üzere Yahya Kemal şiirinde karşımıza çıkan geçmiş-bugün -gelecek arasındaki karışık düzen, kimi zaman bilinçli bir anakroniyi oluşturmaktadır. Ancak kronolojik mantık çerçevesinde bakıldığından bir mantık dışılık gibi görünen bu algının, gerçekte batı sanat ve edebiyatında oldukça önemli bir kullanım alanı vardır. (Genette 1988, 21-32) Şüphesiz kronoloji, modern açıdan tarih duygusu karşısında önemli bir yere sahiptir. Çünkü tarih, belli bir yönde gerçekleşen bir değişimdir. Bu bakımdan anakroninin, bu mantıkta uyandıracağı uyumsuzluk, sanatlarda kolaylıkla kullanılabilmektedir. (Hobsbawm 2001, 35) Yahya Kemal şiirindeki bu uyumsuzluğu anlayabilmek için kısmen de olsa Yahya Kemal'in bağlı bulunduğu zaman fikrini biraz açmak gerekmektedir. Zaman problemi gerek genel bir insan problemi olarak ve gerek edebiyat, sanat, kültür, felsefe gibi alanların bir problemi olarak geçmişten bugüne kadar devamlı üzerinde tartışıla gelen bir konu olmuştur. Bu, doğrudan olmasa da tarih düşüncesine bağlı olarak Yahya Kemal şiirinin de oldukça önemli bir tarafını şekillendirir. Bunun arkasında oldukça zengin bir tarih fikri olmakla birlikte Bergson felsefesinin de önemli bir katkısı söz konusudur. Nitekim Tanpınar aynı eserinde, "Bergson felsefesinin ortada yüzdüğü bir devirdeydik." (Tanpınar 1986, 23) derken veya 19uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi'nde "...tekâmül fikrinin kendisi olan tarih anlayışı..." ya da "Her büyük medeniyet kendinden önceki devirlerden efsaneleştirdiği birtakım kahramanlarını seçer ve kendi diyalektiğinin dayandığı mütefekkirleri benimser. Bu, Bergson'un anlattığı, bugünün ışığında maziyi görmek keyfiyetidir."(Tanpınar 1985, 23) derken, o dönem aydınları üzerinde Bergson'un önemli bir etkisinin bulunduğunu ifade etmektedir. Her ne kadar Walter Benjamin, Bergson'un "süre" fikriyle ölümü dışlayıp tarihe yabancılaştığını (Benjamin 2002, 235-236) söylese de Yahya Kemal şiirinde mutlak bir seçici özne konumundaki şairin beni, sosyal zamanı, milli tarihin arkasında genel bir platform olarak temellendirir. Belki burada Walter Benjamin'i haklı çıkaracak taraf, tarih merkezli sosyal zaman algısının Yahya Kemal şiirinde kimi zaman bir anakroniye dönüşmesinde Baudelaire tarzı bir "spleen"in, fakat ondan farklı olarak bir sosyal sıkıntının bulunmasıdır. Benjamin'e göre "spleen" içerisinde zaman bir nesneye dönüşür ve aşırı duyarlı bir biçimde algılanır. (Benjamin 2002, 235) Bu durumda Yahya Kemal şirinindeki anakroninin Tanpınar'ın vurguladığı gibi, şairin hâlihazırda algıladığı bir "şimdi" bilgisinden kaynaklandığını söylemek mümkündür. Onun şiirindeki anakroninin diyalektiği de bu noktada karşımıza çıkar. Daha açık bir ifadeyle onun şiirinde anakroni iki şekilde tezahür eder ve gerek kendisini geçmişe yerleştirirken ve gerek geçmişi bugüne taşırken gerçekte hareket noktası hep içinde bulunduğu şimdiki zamana dair bilgidir. Burada, bahsini ettiğimiz sosyal "spleen"in kaynağı olarak hem şimdiyle ve hem de geçmişle bir yüzleşme söz konusu iken bunun itici gücü ise şahsen tecrübe edilmiş olan "öteki"ne ait epistemolojidir.(Yetiş 1998, 92-132) Zaman, sosyal yapının kültürel boyutunun yapısal bir özelliği olarak ele alındığında, burada "öteki"ne ait zamanın (Fabian 1999, 194-195) bizde bulunmayışına dayalı bir bilgi, zamanı, Yahya Kemal şiirinde temel problemlerden biri yapar. Çünkü ben ve öteki arasındaki ilişkide zaman problemi kendiliğinden ortaya çıkar. (Bahtin 2005, 142-145) Yahya Kemal'de her ne kadar görünürde çöken imparatorluğun hâlihazırdaki durumunun uyandırdığı ıstırap (Beyatlı 1989, 123) ve bundan şanlı tarihe kaçış (Şenler 1997, 161; Özbalcı 1996, 46-47) etkili gibi görünse de arkada, zamanı, devam eden ve tekâmül eden bir akış olarak algılamanın ve kendinde geçmişi hazır bulmanın bilgisi esastır. Bu Bergson'un anladığı anlamdaki zamana, Michelet'nin "canlı tarih" anlayışını eklemedir. Bergson felsefesinin temel problemlerinden birini zaman konusu oluşturur. Hatta felsefesinin kapısını eski filozofların zaman anlayışını yıkarak açtığını söylemek mümkündür. Süre, hafıza, şuur, hayat hamlesi kavramları Bergson felsefesi'nin önemli noktalarıdır.(Deleuze 2005, 49) Bunlar, Yahya Kemal şiirinde de zaman ve anakroni meselelerinde önem arz etmektedir. Bergson'a göre zaman mekanikçilerin saate bağladıkları ve mekâna yansıttıkları boş ve soyut bir zaman değil; aksine her anı farklı oluşlarla beliren daimi bir değişme, durmayan bir oluş halidir. Gerçek zaman, şuur halleridir; ruhun bütün geçmişi şuur hallerinde tamamıyla yer alır. Canlı şuurumuzun her anında geçmişin bütün şuur hallerini bulmak, geleceğin sesini duymak mümkündür.(Tunç, 1986,Önsöz-XIV-XV) Zaman, insan bilincinin bir oluşumu ve yaratıcı gelişimidir. İnsan bilinci, hafızanın oluşturduğu ayrı bir varlıktır. Hafızanın kökeni ise şimdiki sürede uzayan geçmiştir. Bu yüzden de hafıza, bir anlamda geçmişten bugüne doğru kesintisiz bir akıştır. Varlığın, sosyal kimliğin, "ben"in özü bu akışa dayanır. Değişme, bu akışın yaratıcı atılımıdır. Ona göre hafıza "... bütün geçmişimizi tamamıyla saklayan bir realitedir."(Tunç, 1986,Önsöz- XXVII) Hafıza, bir depolama ve yeniden çağırma sistemi değil; şimdiki zamanda var olan bir kültürel kurgudur.(Huyssen, 1999, 13) Fakat bu hafızanın önünde bir seçici "ben" vardır. Geçmiş, bu seçici bene tabii bir akış halinde kendiliğinden gelir. Yani geçmiş, "ben"in hâlihazırdaki oluşunda kendiliğinden vardır. İşte tekâmül, geçmişin halde devamıdır.(Tunç, 1986,Önsöz- XXXV) Bu durumda insan zihni, fenomenin perdesini aralar ve kronolojik zaman ortadan kalkar. (Brown 1996,105) "Çık tayy-ı zaman et açılır her perde Bir devr geçir istediğin her yerde Ben hicret edip zamanımızdan, yaşadım İstanbul'u fethettiğimiz günlerde" (Beyatlı 1963, 10) Bu mısralar, masalsı bir zamanı açmanın, "şimdi" bilgisini taşımakla birlikte, şimdiden kaçmanın ürünü değil, aksine bizzat var olanın, akan "süre"de yeniden keşfidir. Bergson'un felsefesinde süre, benliğin, kendini hayata koy verdiğinde, o anki durumunu önceki durumlarından ayırmaksızın, bilinçli bir oluş, yaratıcı bir tekâmüldür. O geçmişi ve geleceği, organik bir bütün durumuna getirir. Süre, dışa ait olandan en çok uzaklaşan şeydir. O geçmişin mutlak yeni olan şimdi ile birlikte olduğu bir süredir. Süre, realitenin gerçek aracıdır; bitimsiz oluştur, yapılmış bir şey değildir. (Russell 1973, 453) Düşünür, insan varlığının biçimsiz, kayıtsız ve değişmez bir "ben"in oluşturduğu birbirinden ayrı şimdiki anlardan yapılmış olabileceği düşüncesi karşısında, insan için sürenin olmayacağını iddia eder. Çünkü değişmeyen bir "ben" akmadığı gibi, yerine diğer bir hal geçmeyerek kendi kendinin aynı kalan psikolojik bir "hal"de, akış da olmayacaktır. O halde, bu psikolojik halleri tutan bir "ben"in üzerine sıralamak boşuna bir çabadır, çünkü katı bir ip üzerine geçirilen katı şeylerden akıcı bir süre yapılamaz. İnsanın kendini örten semboller altında kalan psikolojik hayata bakınca, onu dokuyan kumaşın, zaman olduğu görülür. Bergson'a göre, bu dayanıklı ve özlü bir kumaştır; çünkü insanın içinde geçen zaman, bir anın yerine diğer bir anın geçmesi değildir. (Bergson 1986, 16) Yeni olarak görülen şeyler, hep ilerleme yahut art arda gelen bir iç hamleden doğar; art arda gelene yaratıcılık özelliğini veren ya da bütün özellikleri art ardalıktan alan, bu iç hamledir. Zaman içinde bir iç içe giriş sürekliliği yahut art ardalığı mekândaki basit yan yanalıklara dönüştürülemez bir hale getiren de bu iç hamlelerdir. (Bergson 1986, 436) Bu teoriye göre süre, kendini hafızada ortaya koyar. Çünkü geçmişin şimdi içinde yaşadığı yer hafızadır ve hafıza beyne ilişkin bir fonksiyon değildir. Geçmişi ve geleceği, onlarla ilişki isteğiyle gerçek duruma getiren, böylece gerçek süreyi ve gerçek zamanı yaratan, hafızadır. Bergson'un bu zaman anlayışında şimdiki an, tüm dünya tarihinde herhangi bir fonksiyonel olan tek andır; çünkü var olduğu zaman geçmiş de şimdi ölçüsünde fonksiyoneldir. Bergson, geçmişten söz ettiğinde, kronolojik sıradaki geçmişten değil, şimdiki zamanda olan hatırasından bahseder. (Bergson 1986, 468) O halde Yahya Kemal'in bu mısraları, geçmişe kaçan bir benin değil, geçmişi şimdiki bende bulan zihniyetin ürünüdür. Bergson'a göre zamanda tabii bir bölünme yoktur; onu biz istediğimiz kadar bölebiliriz. Her anın ayrı bir değeri vardır; biri diğerine üstün değildir. (Bergson 1986, 424) Matematik zaman, gerçekte bir mekân birimidir; hayatın özü olan zaman ise süredir. Süre, devamlı bir yaratmadır, her an yeniden doğmadır.(Levinas 2005, 109-110) "Süre yegâne realitedir. Eski filozofların cevher dediği şey ne ise, Bergson'a göre süre odur."(Topçu 1998, 31) Hakiki süre, varlıkları dişleyen ve üzerinde dişlerinin izini bırakan bir zamandır. Bergson'a göre, eğer her şey zamanın içindeyse; her şey içten içe değişecek ve bir gerçeklik aynıyla asla tekrar etmeyecektir. (Bergson 1986, 68) Çünkü realitenin kendisi değişimdir. (Bergson 1986, 402) Değişimin "devamlılık" ilkesine bağlı mantığı, ister istemez Yahya Kemal'de şimdi karşısındaki "spleen"inden kaynaklanan bir tarihi deformasyona dönüşür. Mesela Eski Şiirin Rüzgârıyla'da yer alan pek çok şiirde -her ne kadar Verlaine'in Fetes Galantes'ına bir gönderme söz konusu olsa da (Yetiş 1998, 126)- kendi evreninde bu deformasyon, ferdi aşan sosyal bilincin yeniden temellendirilmesi bilgisini poetik anlamda içerisine alır. Bir anakroni örneği olarak şairin kendisini geçmişe yerleştirdiği şiirlerine genel çerçeveden bakıldığında içerik bakımından iki farklı tipteki örnekle karşılaşırız. Yahya Kemal'in Kendi Gök Kubbemiz kitabında yer alan Akıncı, Mohaç Türküsü, Ok gibi birkaç şiirinde, Eski Şiirin Rüzgârıyla kitabında ise pek çok şiirde bu tarz bir "yeniden inşa"nın anakronizmin ışığında şekillendiğini görürüz. Bunlar içerisinde 15. yüzyılın bir şairi kimliğiyle konuştuğu İstanbul'u Fetheden Yeniçeriye Gazel'i 16. yüzyılda Mohaç zaferine bizzat iştirak eden bir asker-şair kimliğiyle konuştuğu Mohaç Türküsü, ile kendisini 18. yüzyılda bir Lale Devri şairi kimliğiyle sunduğu Mâhurdan Gazel, bu iki farklı anakroniye tipik birer örnek olarak dikkatlere sunulabilir. Bunların ikisinde (İstanbul'u Fetheden Yeniçeriye Gazel ve Mohaç Türküsü) asker şair, diğerinde(Mâhurdan Gazel) ise 18. yüzyılın eğlence hayatının içinde yaşayan bir şair kimliğiyle konuşur. Aslında bu tarzdaki anakroniye örnek şiirlerinin tamamında bu iki tipteki şairin varlığı görülür. İstanbul'u Fetheden Yeniçeriye Gazel Vur pençe-î Alî'deki şemşîr aşkına Gülbangi âsmânı tutan pîr aşkına Ey leşker-î müfettih'ül-ebvâb vur bugün Feth-î mübîni zâmin o tebşîr aşkına Vur deyr-i küfrün üstüne rekz-î hilâl içün Gelmiş bu şehsüvâr-ı cihangîr aşkına Düşsün çelengi Rûm'un eğilsün ser-î Firenk Vur Türk'ü gönderen yed-i takdîr aşkına Son savletinle vur ki açılsın bu sûrlar Fecr-i hücûm içindeki tekbîr aşkına (Beyatlı 2008, 15) Mohaç Türküsü Bizdik o hücûmun bütün aşkıyla kanatlı; Bizdik o sabâh ilk atılan safta yüz atlı. Uçtuk Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle, Canlandı o meşhûr ova at kişnemesiyle! Fethin daha bir ülkeyi parlattığı gündü; Biz uğruna can verdiğimiz yerde göründü Gül yüzlü bir âfetti ki her pûsesi lâle; Girdik zaferin koynuna, kandık o visâle! Dünyâya vedâ ettik, atıldık dolu dizgin; En son koşumuzdur bu! Asırlarca bilinsin! Bir bir açılırken göğe, son def'a yarıştık; Allâha giden yolda meleklerle karıştık. Geçtik hepimiz dört nala cennet kapısından; Gördük ebedî cedleri bir anda yakından! Bir bahçedeyiz şimdi şehitlerle berâber; Bizler gibi ölmüş o yiğitlerle berâber. Lâkin kalacak doğduğumuz toprağa bizden Şimşek gibi bir hâtıra nal seslerimizden! (Beyatlı 1990, 18-19) Mâhurdan Gazel Gördüm ol meh dûşuna bir şâl atup lâhûrdan Gül yanaklar üstüne yaşmak tutunmuş nûrdan Nerdübanlar bûsiş-î Nermîn-i dâmâniyle mest İndi bin işveyle bir kâşâne-î fağfûrdan Atladı dâmen tutup üç çifte bir zevrakçeye Geçti sandım mâh-ı nev âyîne-î billûrdan Halk-ı Sa'dâbâd iki sâhil boyunca fevc fevc Va'de-î teşrîfine alkış tutarken dûrdan Cedvel-î Sîm'in kenârından bu âvazın Kemâl Koptu bir fevvâre-î zerrin gibi mâhûrdan (Beyatlı 2008, 28) Burada yeniden inşa edilen fert ve hayat, şairin şimdiki anda yüzleştiği kendi ve "öteki"nin bir iz düşümünü taşır. "Öteki"nde bulunan epistemolojinin kendini yeniden inşa etme sürecine eklenmesi neticesinde, devamlılık fikri çerçevesinde geçmişe yeni bir düzen verilir. Bu şiirlerdeki anakroni öncelikle 20. yüzyılda yaşayan Yahya Kemal'in kendisini, şiirlerden birinde 15., bir diğerinde 16. ve sonuncusunda 18. yüzyıl şairi gibi metne yerleştirmesinden kaynaklanır. Diğer bir nokta da şiirlerde konuşan asker-sivil şairlerin veya söz konusu edilen genç kızın, tıpkı Yahya Kemal gibi aslında bir 20 yüzyıl kimliği taşımış olmalarıdır. Dolayısıyla burada zaman açısından iki farklı öznenin taşınması söz konusudur. Böylece insan bilincinin sürekli bir boyutu; toplumun kurumları, değerleri ve diğer kalıplarının kaçınılmaz bir bileşeni olan geçmiş (Hobsbawm 2001, 17) bugünün fert ve hayat evreninde sonsuz akışın bir başlangıç noktası olmak üzere yeniden temellendirilir. Fakat bu geçmişe bir "öteki" bilgisi eklenir ki belki burada farklı bir anakroni bulunabilir. Çünkü yukarıya aldığımız üç şiirde de anlam bulan özne ve nesne algısı, ancak bu dünya merkezli bir hayat görüşünün, başka bir ifadeyle modern mantığın şekillendirdiği bir hayat biçiminin yansımasıdır. Belki bu noktada yine Bergson'a dönülerek meseleyi "hayat hamlesi" kavramı etrafında çözebiliriz. Çünkü hayat, atılımdır ve süre ile hayat atılımını birlikte düşünmek gerekmektedir.(Levinas 2006, 68) Yahya Kemal'de bu, yaşanan anda bir mütekâmil modern hayat ve insan formunun varlığını görme arzusuna bağlı olarak "yaratıcı hayat hamlesi"nin geçmişine bunun ipuçlarını koyma şeklinde de açıklanabilir. Bu, modernleşme mantığını hâlihazırda bir pratik olarak görebilme isteğinden kaynaklanan bir geçmiş inşasıdır. Çünkü "...bugünü meşru kılan ve açıklayan şey, artık bir dizi referans noktası, hatta zaman dilimi değil, bugüne dönüşen bir süreç olarak geçmiştir." (Hobsbawm 2001, 29) Fakat her halükarda bu, şimdiki anda seçici "ben"in içinde bulunduğu sosyal yapıda bir modern episteme eksikliği keşfetmesinden ileri gelen psikolojik bir "spleen" içerisinde bulunduğu gerçeğini değiştirmez. Dolayısıyla buna bağlı olarak da söz konusu ettiğimiz şiirler, psikolojik ve epistemik olduğu kadar, bir estetik anakroniyi de ifade ederler. Neoklasik yorumun bu estetiği ne derece açıkladığı tartışılır bir durumdur. Çünkü Yahya Kemal şiirinde bu "neo" ve "klasik" kelimelerinin içini dolduran iki farklı değerler dizisi söz konusudur. Aslında bunlarda devam mantığının birbirine bağlayamadığı, Bachelard'ın ortaya koyup Foucault'nun geliştirdiği bir yaklaşımla "epistemik kopmalar" (Jameson 2004, 64) sonucu ortaya çıkmış bir "çelişkiler zamanı" (Shayegan 1997, 63) mantığının temellendirdiği bir neoklasiklik dikkati çeker. Çünkü bu şiirlerde anlatılan özne, yerleştirildiği zamanın (15., 16. veya 18. yy) konservatif öznesi, kutsal merkezli öznesi olmadığı gibi, şair de aynı geleneğin beslediği bir estetiğin devam ettiricisi değildir; aksine her ikisi de modern düşüncenin şekillendirdiği, bir insan ve hayat görüşünün öznesidir. Başka bir ifadeyle aslında buradaki durum, geç kalmış bir modernliğin anakroniye dönüşen ontolojik uyumsuzluğudur. Ancak bu şiirlerde kollektivitenin yarattığı bir değer ölçüsünü gözler önüne sermenin payını da inkâr etmemek lazımdır. (Akün 1976, s.26-27) Fakat bu anakroni, Yahya Kemal şiirinde her zaman geçmişe düzen verme şeklinde değildir. Şimdiye mensup "ben"in kendisini geçmiş yüzyıllara yerleştirmesinde aslında şimdinin süre mantığı çerçevesinde geçmişin ihmal ettiği eksikliği tamamlama isteği de hâkimdir. İçinde yaşanılan ister askeri dekora sahip, ister sivil görünüşe sahip hayatı anlatmayan, görünenin ötesinde hep daha mutlak olduğuna inanılan bir kutsal varlık alanına yönelen geçmiş yüzyılların şairinin eksik bıraktığı ya da daha doğru bir ifadeyle ihmal ettiği gerçek hayat ve bu hayatın gerçek öznesi, Yahya Kemal şiirinde yeniden canlandırılır. Nitekim şairin kendisi de Hayâl Beste şiirinde bunu bizzat vurgular: "... Şi're aksettirebilseydin eğer, dinlerdin, Yüz fetih şi'ri, okundukça çelik tellerden. Resme aksettirebilseydin eğer, ömrünce, Ebedî cedleri karşında görürdün canlı. Gönlüm isterdi ki mâzini dirilten san'at, Sana târihini her lâhza hayâl ettirsin. (Beyatlı 1990, 33) Yine bu şiirde şair, sanatımızın pek çok alanında eksik bırakılan gerçek hayat ve insan vurgusunun sadece mimariyle telafi edildiğini söyler: "Açtığın ülkede, yoktan yaratış kudretini, Azminin kurduğu yüzlerce şehirden fazla, İri fîrûzeye benzer nice gök kubbeyle, Dehre aksettiriyor, gerçi, büyük mîmârî; Bu eserler seni göstermeye kâfî diyemem." (Beyatlı 1990, 33) Çünkü sanatın, zamanı sosyal anlamda bir akışa dönüştüren, bir hayat hamlesi yaratan, bir bilinç birikmesi, yaratıcı bir tekâmül özelliği kazandıran yapısı, modern dünyada kendisini açıkça ortaya koymuştur. Nitekim Süleymaniye'de Bayram Sabahı şiirinde yukarıda bahsini ettiğimiz anakronik mantık bu kez tersine işler. Bu şiirde modern dünyanın şairi geçmişi yeniden kurmak için kendisini içinde bulunduğu zamanın ötesine yerleştirmez; tersine, büyük mimarinin altında bir bayram sabahı geçmiş zaman koridoru açılır ve bu mimarinin ifade ettiği bütün bir anlamlar dünyası zaman perspektifinde yeniden canlanır. Böylece hâlihazırda bir mimari olan Süleymaniye camiinin, o ana gelinceye kadar geçirmiş olduğu bütün bir süreci, gerçekte üzerinde taşıdığı, bir bütün halinde zamanın kendisi olduğu vurgulanır: Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede Bir mehâbetli sabâh oldu Süleymâniye'de Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati, Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi Yer yer aksettiriyor mâvileşen manzaradan, Kalkıyor tozlu zaman perdesi her ân aradan. Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir, Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir. Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garîb âlem bu!.. Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu... Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir; O seferlerle açılmış nice yerlerdendir. Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık, Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık; Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya, Giriyor, birbiri ardınca, ilâhî yapıya. Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor, Bu saatlerde Süleymâniye tarih oluyor. (Beyatlı 1990, s.3-4) Aslında burada bir anakroni gibi görünen şeyin, Bergson'un süre fikri dikkate alındığında "şimdi"de akıp giden geçmiş olduğu; şair tarafından bir zaman kaymasına uğratılmayıp yaratıcı tekâmül açısından bakıldığında tabii hal üzere orda bulunan, o mekânda giydirilmiş bir zaman halinde kendisini belli eden canlı bir geçmiş olduğu ortaya çıkar. Nitekim modern dünyanın bir mensubu olarak şair, cami cemaati arasındaki asker giysili birinin, ta Malazgirt'ten beri yürüyen Türk askeri olduğunu hissetmeye başlar. Böylece biz aslında Yahya Kemal'in birer anakroni örneği olduğunu söylediğimiz daha önceki şiirlerinde ne yapmak istediğini daha açık bir şekilde görmüş oluruz. Onun sanattan ve özellikle bir şair olarak şiirden beklediği, Süleymaniye camii örneğinde gördüğü, değişerek devam eden, devam ederek değişen ve sürekli olarak geçmişi canlı bir hal olarak durmadan yaşanan "şimdi"ye taşıyan bir araç olmasıdır. Çünkü böylece sosyal zamanda bir parçalanma söz konusu olmayacak ve bunun şekillendirdiği "sosyal ben" ve "şahsi ben" de bir zihniyet kırılmasına uğramayacaktır. Fakat burada ihmal edilmemesi gereken bir nokta da Yahya Kemal'in bu değişim sürecinde modern özneyi bir gereklilik olarak da geçmişe yerleştirmek istediğidir. Dikkat edilirse gerek bahsini ettiğimiz bu şiirlerinde ve gerek tarih içerikli diğer şiirlerinde daima modernitenin temel prensiplerinden olan ferdiyete kuvvetli vurgusu vardır. O halde Yahya Kemal şiirinde bu iki tür anakroninin kopuş ve devamlılık diyalektiğine dayalı olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu şiirlerde şairin psikolojik bir tecrübe olarak ele aldığı süre, anakronik bir mantıkla da olsa şiir formunda ele alındığında, bir hareket analizine sahip olmaya başlar. Böylece psikolojik tecrübe, sosyolojik bir bilince, daha da ilerisi ontolojik bir anlama sahip olmaya başlar ve geleceğe yol gösterir. Kaynaklar
|
Kullanıcı PaneliTakvim
Anket
Sitemizi Nasıl Buldunuz?
Etiketler1980 sonrası roman, Ahmet Hamdi Tanpınar, arketipsel eleştiri, Ayna, Beyaz Gemi, bilinçaltı, Cengiz Aytmatov, deformasyon, deneme, Gaston Bachelard, hikaye, Oğuz Atay, Refik Halit Karay, Tarık Buğra, Tutanamayanlar, Türk edebiyatı, Türk romanı, YArın Diye Bir Şey Yoktur, Yunus Balcı, Şeftali Bahçeleri
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||


16 Ocak 2009.
Gösterim: 1082