SİTEMİ FARKLI DİLLERDE OKUYABİLİRSİNİZ:

Turkish English Russian French Spanish Czech German Italian Polish Finnish Farsi Swedish Arabic
  Makaleler  

Edebiyat Adasında Dört Robenson

 (Oy Sayısı: 8)
Yazar: Admin Kategori: Makaleler Tarih:16 Ocak 2009.
(Bu makale Arayışlar-İnsan Bilimleri Araştırmaları, nr.18, 2007 s.1-12'de  yayımlanmıştır. )

            Bu yazıda adı Robenson olan ve Daniel Defoe'nun ünlü romanı Robenson Crusoe'dan şu ya da bu şekilde etkiler taşıyan dört metin üzerinde durulacaktır. Bu metinler sırasıyla Abdülhak Hâmid Tarhan'ın Robenson adlı şiiri, Sait Faik Abasıyanık'ın Robenson adlı kısa hikâyesi ve Orhan Veli Kanık'ın Robenson adlı şiiri ile Cahit Sıtkı Tarancı'nın Robenson adlı şiiridir. Burada bir ana metin ile dolaylı ya da dolaysız ondan üreyen, ona atıfta bulunan, ondan beslenen alt metinler arasındaki alış verişin niteliği, değişim ve dönüşümünün tespiti temel amaçtır. Bu değerlendirmede Daniel Defoe'nun Robenson Crusoe'su anakara metaforuyla, Türk edebiyatındaki bahsini ettiğimiz dört metin ise ada metaforuyla ele alınacaktır.
          Daniel Defoe'nun 1719'da yazdığı Robenson Crusoe romanı birçok araştırmacı tarafından modern romanın öncüsü sayılmıştır. Romanda açık denizlere gitme tutkusu ile yaşayan Robenson'un bir gemi kazasından yalnız kurtularak bir adaya çıkması ve burada yirmi sekiz yıl yaşaması anlatılır. Robenson Crusoe bütün dünya edebiyatında yeni yerler keşfetme, macera tutkusu gibi özellikleri bakımlarından çokça tanınmış ve bu içerikteki romanların kendisinden öncekileri de içine alacak şekilde ismi olmuştur.
            Tanzimat döneminde Türkçeye çevrilen ilk romanlardan biri olduğu ve daha sora çeşitli yazarlar tarafından tekrar tekrar çevrildiği düşünüldüğünde bizim edebiyatımızda da bir hayli okuyucu bulduğu söylenebilir.[1] Yine edebiyatımıza yapılan ilk roman tercümelerinden Telemak ve Sefiller'le birlikte ele alındığında aslında bireye dayalı bir hayat anlayışını, birey iradesini ön plana çıkarmak isteyen bir düşünceyi de beraberinde taşıdığı açıktır. Dolayısıyla bu metinler batılı insan tipini taşıyan bir prototip metin olarak da edebiyatımızda boy göstermişlerdir. İşin bu tarafı değişmek isteyen bir edebiyat ve toplum için normal karşılanabilir. Ancak kimi zaman yabancı bir romanın kahramanının, romanın sınırlarının dışına çıkarak bir kültür koduna, bir imgeye, bir zihni algıya, bir düşünme tarzına dönüşmesi, kendisiyle beraber içerdiği anlamlar dünyasını da taşıması demektir. Oysaki Robenson bağlamında bu etki ele aldığımız metinlerde sadece macera tutkusu, yeni yerler keşfetme veya bireye dayalı bir hayat görüşü etrafında kalmamış; belki de ana metnin kendisinde hiç de bir mesaj unsuruna dönüşmemiş bir birtakım farklı algılama biçimleriyle karşımıza çıkmıştır.
            Batılı kültür içinde Robenson birey ve toplum olarak "öteki"nin ve modernleşmeye başlayan batı hayatı dışında kalan tabiatın kâşifidir. Ötekini "kendi"leştirmenin; kendi dışındaki dünyayı kendi pratiğine dönüştürmenin bilinci; kendisinin algıladığı anlamda ehlileştirmenin prototipidir. O bir kaçış değil, tam tersine sonsuz bir açlığın, seküler anlamda ötede olanı keşfetme arzusunun yansımasıdır. Daha özel anlamda ise Robenson, "bir maceracıdan ziyade uyanık ve mantıklı bir tüccar, bir girişimcidir. Onun ihtiyatlı bir kimse oluşu, bir kahraman olma isteğinin önünde gelmektedir ve bütün eylemlerini belirleyen budur."[2] Bazı eleştirmenlerce bugünkü batılı kapitalist sürecin püriten ve individual bir prototipidir.[3]   Püriten anlayışın insana kendini tanımayı öğütleyen prensibi, Protestanlığın özgür birey anlayışı, Robenson'u daha da ileri götürerek hep daha ileri varmak isteyen insanoğlunun övgüsüne dönüştürür.[4] Aslında bu tip, İngiliz edebiyatında Robenson Crusoe'dan önce de vardır ve Robenson, Robinsonad adı verilen bu geleneğin bir parçasıdır.
            Bu yazıda söz konusu edeceğimiz bizim edebiyatımızdaki ilk Robenson adası, Abdülhak Hamid'in daha ziyade Paris intibalarına dayanan tabiat manzaralarını anlattığı Divaneliklerim Yahut Belde(1885) kitabında yer alan Robenson isimli şiiridir.
            Tanzimat edebiyatının geleneğe bağlı edebiyatımızdan bir kopma, bir çeşit adalaşma olduğunu ifade etmek mümkündür. Bir ada, fakat batıdaki ana karaya yaklaşmaya çalışan, ne kadar buna niyet etse de geleneğe bağlı ana karadan tam olarak kopamayan bir ada.  Belki de bu kopuşun önemli bir noktası Abdülhak Hamid şiiridir.
            Modern anlamda şehir bilincinin daha henüz farkına varılmadığı bir ortamda şehirden kaçıp tabiat hayatına dönmeyi telkin eden Sahra'sı, Belde'si ve diğer eserleriyle Hamit, gerçekten de Tanzimat dönemi edebiyatında bir adadır. Tabiatı eski edebiyatımızda olmadığı şekliyle insan merkezli bir bakış açısı çerçevesinde ele alması, önemli bir yenilik olmakla birlikte pek çok şiirinde, mesela Sahra'da ve Belde'de anlattığı şehir ve köy hayatının bizim tabii ortamımızdan doğmadığı intibaı kendisini her zaman hissettirir. Dolayısıyla Tanzimat'la başlayan geleneğe bağlı anakaradan kopma isteğinin Hamit'te gerçekleşip tam bir adaya dönüştüğünü söylemek mümkündür.
            Hamid'in bahsini ettiğimiz Robenson şiiri ise "Paris'te adını meşhur roman kahramanı Robinson'dan alan bir gezinti yeri"nin[5] Hamid'in şiirine yansıyan intibalarını dile getirir.

"ROBENSON

Ne hoş eşcâr içinde bak şu kamer
Ay değil sanki bir küçük ahter;
Muttasıl öyle gaib ü hâzır.
Bazı da oynadıkça yapraklar,
Kirm-i ahter kadar ufak görünür;
Başucunda uçar uzak görünür;
Müteaddid olur hilâle döner,
Hızlı bir rüzgâr esince söner;
Sonra bedr olduğu olur zahir!
Bir güzeldir cemâlini saklar,
İnanılmaz anın kıpırtısına.

2

Dikkat et bak şu tâir-i pinhân,
Acaba hangi hiss ile nâlân?
Bir safa kesbeder mi ormandan,
Acaba şen midir o yâ nâ-şâd?
 Mütemâdi öter de meşcerede,
Sesi tezyid i samt eder derede;
Bu hazin aks ile desem şâyân,
Ötüyorken o şüphesiz giryân
Savtının titrek olması andan.
Yine andandır ettiği feryad
Benziyor bir suyun şıpırtısına!

3

Arzeder fevkımızda seyrânlar.
Ana güyâ ufak gelir bu cihan;
Fikre benzer hemîşe pür-heyecân,
Çok büyüktür o pek küçük hayvan!
Her tarafta sükûta meyleyler,
Cümle eşyâyı serbeser dinler,
Dâima kendi kendine söyler,
Şevk ile gamlı hüzn ile şâdân.
Ana şâir denilse ahrâdır.

4

Bir lisandır ki ettiği efgan
Anlamaz en mükemmel insanlar;
Ancak ervâh-ı şâirân anlar;
Çünkü ruhen hakîm olur anlar.
Böyledir aynı hâne-i murgan,
Yani bir âşiyânedir bu mekân.
Hepsi birlikte hepsi de şâdân;
Ağaç üstünde cümleten evler,
Bak Robenson ne yolda a'lâdır!

5

Olamaz müntehi, bu yerlerde,
Ne kadar itilâ ederse hayâl.
Yuva lâkin bu bir melek yuvası!
Geçiyorken şafak bu mevki'den,
Bir sukut eylemiş meleksin sen
Kaçalım! Şimdi avdet eyler de,
Seni dergâhına eder isal;
Görüyorsun ki pek yakın burası!"

            Anlaşılacağı üzere Hamid'in Robenson'u doğrudan Daniel Defoe'nun Robenson'una bağlı değildir. Bu aslında bir ada arayışının Hamid'in şiirine yansımasıdır. Şüphesiz ki bu mekân Robenson adasının sükûnet dolu havasını, tabiiliğini vurgulamak üzere Paris hayatına yansımıştır. Hamid de burayı bir çeşit toplum hayatından, kalabalıklardan uzaklaşma ve sevgiliyle buluşma adası olarak tasarlar. Bu şiirde Robenson adının arkasında saklanan bir karakter ve buna bağlı bir yaşama biçimi değil, mekâna ait manzaraların Robenson adasıyla özdeşleştirilmesidir. Dolayısıyla Robinson'suz bir ada, buraya ayak basan herkesi bir Robinson olmaya davet etmektedir.   
            Beş bentlik şiirin birinci bendinde Hamid, ayın ağaçlar içinden görünen manzarasının esen rüzgarın oynattığı yapraklarla değişen görünümlerini, 2., 3. ve 4. bentlerde bir kuşun ötüşünü, uçuşunu, burada kurduğu yuvayı anlatır. Dördüncü bentte Hamid, buranın bütün kuşlar için bir yuva olduğunu ifade ederken, daha üstteki bentlerde kuş ve şair arasındaki bağlantıya yaptığı vurgu dikkate alındığında bir anlamda kendisi için de bir yuva bulduğunu ima eder.

"Bir lisandır ki ettiği efgan
Anlamaz en mükemmel insanlar;
Ancak ervâh-ı şâirân anlar;
Çünkü ruhen hakîm olur anlar.
Böyledir aynı hâne-i murgan,
Yani bir âşiyânedir bu mekân.
Hepsi birlikte hepsi de şâdân;
Ağaç üstünde cümleten evler,
Bak Robenson ne yolda a'lâdır!"

            Nitekim 5. ve son bentte buranın bir yuva fakat bir melek yuvası olduğunu belirttikten sonra yanındaki sevgiliye dönerek sen sukut eylemiş bir meleksin der ve ona birlikte kaçmayı teklif eder.
            Bütün bunlar Hamid'in Robenson'unun kaybedilen bir sevgilinin bulunduğu bir ada olduğunu bize göstermektedir. Fakat buranın bu tarz bir özelliğe sahip olması mekâna bağlı özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Bir kuşun bir melek sevgiliye dönüşmesi bu mekân içinde mümkündür, ancak şairin, Robenson'un bu adasını, burada sevgiliyi bulduğu için sevdiğini anlamaktayız; çünkü sevgiliyle bir araya geldiğinde ona buradan kaçmayı teklif etmesi gerçek dünyaya, Paris'in kalabalık hayatına bir geçiş isteğidir.
            Hamid'in Robenson'u ana kara Robenson'a doğrudan bağlı olmamakla birlikte, yalnızlık, tabiilik ve bir yuva olması noktasında onunla ortak özellikler gösterir. Robenson'suz bir ada, şairi Robenson olmaya davet eder; buradan kurtulma niyeti ise kaybedilen sevgiliyle buluşulduktan sonra gelir.
            Hamid'in Robenson adası romantik bir kuramla temellendirilmiştir. Bir ütopyası bulunmayan, kendisine yeni imkânlar dünyası açmaya çalışmayan, bir tasarım değil, bir tasviri içeren bu ada "kendi"nin "öteki"leştirilmesinin, kendine yabancılaşmanın görüntüsünü bize verir.
            Defoe'nun Robenson'u daha ziyade evrensel bir sosyal boyutu, bireyden çıkarak bütün dünyayı içine alan bir derinliği, bir çeşit yeni ve akli bir dünya bilgisini içeriyorken, Hamid'in Robenson'u, kişileştirilmiş, bireyle ve duyguyla sınırlı kalmış, kendisinden öteye geçememiş, kendi adasında kaybolmuş bir Robenson algısını karşımıza çıkarır.
            Söz konusu edeceğimiz ikinci Robenson ise Sait Faik'in 1934'te Varlık dergisinde yayımladığı kısa hikâyesidir.

"Robenson[6]
Yuvarlak dünyanın üstünde isimlerini bilmediğimiz fiyort­lar, kanallar ve limanlar; gece olunca sakin denize bazen tek bir fener, bazen sağanaklı ışıklar döküp yürüterek, bu yuvarlak dünyanın üstünde bir vücut gibi sinirli ve hararetli yaşarlar.
Dünya alabildiğine doludur. Dünyada bakışları birbirine benzeyen birçok insanlar, deniz kenarlarında yıkanır; dağların üstünde buzlar içinde kayar veya ovaların salkımsöğütleri, kavakları altında sevişirler.
Gözlerin gözlerimden ziyade bana yakın, ellerin ellerim kadar sinirli, sarı tüylü ensen, sandallarının içine hapsolmuş müsterih çıplak ayakların... rengin sarı, kırmızı, esmer, siyah, ne olursa olsun, lisanını anlar, kokunu duyar gibiyim.
Bu yeşil, sarı, lacivert bayrak sizin bayrağınız. Komşu kabi­lenin bayrağı aynı renkte, aynı şekilde fakat üzerinde dokuz yıldız var.
Onun için mi boğazlaşıyorsunuz? Kavgadan evvel evlerin­de yemek yediğin, başı sana dokunduğu zaman yaşadığını his­settiğin çocuğu bu dokuz yıldız için mi öldüreceksin?
Anlaşıldı ben bayrakları değil, insanları seviyorum. Öyle ise yuvarlak dünyanın üstünden akıp geçen yıldızlara bakan vapurlarda ömrüm geçecek.
Bandırası her ne olursa olsun aşılandığım ve ekildiğim limanda dallarımı sallayarak her geçen vapuru selamlayacağım. Aylardır otuz metre murabbaı içinde kök salmış bir ağaç gibi rüzgârları emmekle yaşayan yapraklarımı şişiriyordum.
Fakat hiçbir yaprağım bir yelken büyüklüğü almadan de­nize doğru gidemeyeceğim diyordum. Ve hiçbir yaprağım bir yelken büyüklüğü alamayacak sanıyordum.
Bulunduğum limanın havasında insanı yelkenlilere ve şi­leplere iten bir mıknatısın mevcut olduğunu işitir, inanmazdım.
Napoli'de nasıl yerleşip kalmak, her akşam Vezüv'ü seyret­mek, ay ışığında gladyatörler gibi denize girenlere bakmak, günlerce makarna yiyip şarkı söylemek arzusuyla üç dört saat kaldımsa, burada tamamen aksi oldu. 
Günlerce eski limanın uzunluğunca vapur bekledim. Bir an evvel bir küçük vapur ve bir iş.
Ben "Istakozların en büyüğü"ne uğramıştım. "Istakozların en büyüğü" meyhanecinin hayalini genişletmek için hususi surette tanzim edilmiş kocaman aynaları ve içeriye dört beş kişilik bir grup girince her tarafı doluveren esrarengiz bir meyhanedir.
Mor çuha kasketlerini kaşına yıkmış, yelken kullanmasını bilmeyen gemicilerden köpekbalıklarının ağzından kurtulmuş denizcilere kadar birçok gönüllü bahriyelilerin uğrağı olan "Is­takozların en büyüğü"nde Baba Vilyams'a rastladım. Bana bir iş teklif etti:
İcabında İngiliz bandıralı bir şileple Amazon kıyılarına gi­deceğiz. Şehir şehir, köy köy buğday, mısır, domuz taşıyacağız.
Beş İngiliz lirası ayda.                               
Adiyö büyük liman, seni öbür kışa bir ay için gelip görece­ğim.
- Allahaısmarladık Yoana.
- Deniz havası serindir Robenson, lacivert fanilanı giyseydin
- Giyeriz anam, ver dudaklarını.
Yuvarlak dünyanın üstünde fiyortlar, berzahlar, limanlar doludur. Denizler karalardan daha geniştirler.      
- Adiyö Sait, Kosti'ye selam!
- Uğurlar olsun Roben!"

Varlık, (33), 15 Kasım 1934

            Burada Robenson, Hamid'in Robenson'u gibi bir mekânı değil bir kahramanı ifade eder. Defo'nun Robenson'uyla asıl güçlü bağlantıyı ise hikâyenin kahramanı Roben'in bir an önce denizlere açılmak istemesi ve aldığı bir iş teklifiyle bu gerçekleştirebilecek olmanın sevinci oluşturur. Defo'nun romanının başlangıcında Robenson'un denizlere açılma, yeni yerler ve insanlar görme tutkusunun anlatıldığı başlangıç bölümlerini anımsatan bu durum hikâyesinde Sait Faik bir nevi kaçma, gitme isteğini Robenson'da yeniden ve fakat kendisini de hikâyenin içine katarak şekillendirir.  
            Sait Faik'in İsviçre'de bulunduğu yıllardaki gözlemlerini yansıtan[7] bu hikâyede, Robenson yola çıkacağı zaman "Hoşça kal Sait" der. Sait'in cevabı sadece "Uğurlar olsun."dur. Burada Robenson'u denizlere, serüvenden serüvene uğurlayan, Sait'tir. Bu hikâyede bir nevi bir kaçış isteğinin, dünya üzerinde anlamsız kan dökmelerden, sebepsiz savaşlardan, anlayışsız insanlardan kaçma isteğinin kimlikleştirdiği bir Robenson vardır. Oysaki Sait, Robenson gibi başını alıp gidememektedir. Burada Sait bir nevi geride kalanı, anlamsız savaşlar, anlayışsız insanlar içinde kalanı temsil eder gibidir. Tabiatıyla Robenson ise, Sait'in başını alıp gitmek isteyen tarafıdır.
            Güçlü bir insan sevgisinin,  dünyanın her türlü insan ve mekân zenginliğine açılmak isteyen barışçı ve özgür bir ruhun yansıtıldığı bu hikâyede Sait Faik, Robenson'u bütün bunları temsil eden bir simge olarak kullanır.
            Hikayede Sait Faik, kendisine de yer vermekle birlikte, asıl merkezde Robenson yer alır. Özelde Robenson, herhangi bir yere bağımlı kalmadan, denizlerde, deniz kentlerinde dolaşmak isteyen bir kimse olmakla birlikte bütün dünyaya ve insanlara barışçı çerçeveden bakar. Şüphesiz ki bunun II. Dünya Savaşına doğru giden bir süreçte yazılmış olması anlamlıdır. Çünkü Robenson isminin arkasında bir adadaki insan yalnızlığının büyük zorluğu; dili, rengi farklı olsa da kendi gibi duyan, düşünen kimselerden yıllarca uzak kalmanın acı tecrübesi vardır. Bu bakımdan Sait Faik'in Robenson'u bütün insanlığın ortak bilincine, bu dünyada bir insan oluşun evrensel bilgisine hitap etmektedir.
            Edebiyat adasındaki üçüncü Robenson Orhan Veli'ye aittir. 1937'de Varlık dergisinde çıkan Robenson adlı şiirinde Orhan Veli şöyle der:

Robenson[8]

Haminnemdir en sevgilisi
Çocukluk arkadaşlarımın
Zavallı Robenson'u ıssız adadan
Kurtarmak için çareler düşündüğümüz
Ve birlikte ağladığımız günden beri
Biçare Gülliver'in
Devler memleketinde
Çektiklerine.

        Varlık, C.5, nr.107, 15 Birincikânun 1937, s.551

 
            Burada ilk dikkati çeken bir çocukluk özlemi olmakla birlikte ve bu bir nevi kaçış olmakla birlikte bir özdeşleşmenin; kendini ıssız adada bir Robenson veya devler memleketinde bir Gülliver olarak görmenin gizli yansıması sezilir. Hanım nine ile birlikte bir masal dünyasına kaçışın, şairin dünyanın sert gerçekliğini yaşadığı olgunluk yıllarında hatırlaması otomatik olarak bir kaçış isteğini ifade eder. Dolayısıyla bu durum olgunluk çağlarında şairin kendisini yaşadığı toplum içinde devler memleketindeki bir Güliver ve ıssız adada yalnız başına kalmış bir Robenson olarak gördüğü fikri ileri sürülebilir.
            Burada Orhan Veli'nin Robenson adasında Defoe'nun Robenson'u bizzat kendisi olarak zavallılığı ve yalnızlığıyla vardır.
            Dördüncü Robenson ise Cahit Sıtkı'nın 1940'ta Varlık dergisinde yayımladığı şiiridir:

ROBENSON[9]

Robenson, akıllı Robenson'um,
Ne imreniyorum sana bilsen!
Göstersen adana giden yolu;
Başımı dinlemek istiyorum.


Ben gemi olurum, sen kaptan ol;
Yelken açarız bir sabah vakti.
Güneşte gölgemiz olur deniz.
Yolculuk! derken adamızdayız.


İsterdim tercümanım olasın,
Tanıtasın beni balıklara,
Vahşi kuşlara ve çiçeklere;
Bizdendir diyesin benim için.

 
Ağacı çıkmasını bilirim,
Tanırım meyvanın olmuşunu;
Taş kırmak da gelir elimizden,
Ateş yakmak da, aş pişirmek de.


Robenson, halden bilir Robenson,
Adan hâlâ batmadıysa eğer,
Alıp götürsen beni oraya,
Deniz yolu kapanmadan evvel!

                                                       Varlık, 15.11.1940

            Cahit Sıtkı'nın Robenson'u ise Orhan Veli'ninkinin aksine bir imrenilecek kahraman gibi anlatılır. Yine de bir kaçış duygusu Orhan Veli'de olduğu gibi hissedilmekle beraber, bu, Robenson adasına kaçış; "toplumdan, kalabalıktan, yozlaşmadan kendi özüne, yalnızlığa ve safiyete bir kaçış..[10] biçiminde şekillenmektedir. Burada şair, Robenson'dan kendisini de adasına götürmesini ister. Bunun arkasında şairin kendi başını dinleme isteğinin yatması, yaşadığı atmosferden bir kaçma eğilimi içinde olduğunu göstermektedir.
            Şiirin başlangıcında Robenson akıllı bir kimse olarak vurgulanır ve bu mısraın sonunda şair başını dinlemek istediğini söyler. Burada şair bir adada yaşayan Robenson'un akıllıca bir iş yaptığını ifade eder. Çünkü ağacı çıkmasını bilen, meyvanın olmuşunu tanıyan, elinden taş kırmak da, aş pişirmek de gelen şairin problemi yaşadığı sosyal ortam içinde akılla ilgilidir. Akla yatkın bir dünyada yaşamadığını düşünen şair, bütün bu zihni ve sosyal problemlerinden kaçarak kurtulmak ister ve bunun çıkar yolu da Robenson gibi bir adada bütün insan topluluğundan uzakta yaşamaktır. Çünkü devam eden mısralarda yakınlık kurulan unsurlar, balıklar, kuşlar, çiçekler, ağaçlardır. Aslında bu, bir akıl düzeninden, sistemden, toplumdan kaçış planıdır. Şair, gemi olup kendisi tümüyle Robenson'a teslim etmek istemektedir.
            Son dörtlükte Robenson halden bilirdir. Bu şairin çevresinde halden bilir insanların olmadığını bize ifade eder. Ve ister istemez bir an evvel şair Robenson adasına gitmek ister. Fakat onun adasının da batma ihtimali söz konusudr. Bu bütün dünyayı saran, saracak olan bir felaketin insanı içine almasından sonra ıssız adaları da yok edebileceği ihtimalini hatırlatır.
            Defoe'nun Robenson'unun akıllı olduğu doğrudur ancak bu akıl ya da akılcılık Anglosakson bireyciliğinin ampirik, pragmatik aklıdır. Robenson adası romantik bir uzak ülke, egzotik bir gizemli dünya öğesi barındırıyorsa da ehlileştirme, kendileştirme, eğitme, dönüştürme, kendisi kılma gibi prensiplerin daha ağır bastığı bir metindir.
            Edebiyat adamızdaki bu dört Robenson'un bu adada birbiriyle anlaşamayacaklarını söylemek mümkündür. Hamid'in Robenson'u bu adada ideal bir romantik mekân arayışında; sevgilisini alıp Paris hayatına dönmek istemekte, Sait Faik'in Robenson'u başını alıp denizlere açılmak istemekte; Orhan Veli'nin Robenson'u bir çocuk tarafından kurtarılmayı beklemekte, Cahit Sıtkı'nın Robenson'u ise tam tersine dingin bir hayatı yaşıyor zannıyla sunulmaktadır. Bu dört Robenson'un da gerçek Robenson'la ne kadar bağlantılı olduğu, ona ne kadar benzediği tartışılır bir durumdur. Belki de bir kaçış duygusunun arka planda dördünü de birleştirdiğini söylemek mümkündür.  Fakat kimi zaman bu kaçışın yönleri ve kimi zaman da bu kaçıştaki niyet birbiriyle çelişmektedir.
            Bu dört Robenson, bir anakaranın dört adası şeklinde okunduğunda ise Hamid'in bu anakaranın mekan özelliklerini, Sait Faik'in bu anakaranın özgür ruhunu, Orhan Veli'nin bu anakaradan kaçma isteğini, Cahit Sıtkı'nın ise aksine bu anakaraya kaçma isteğini yansıttığını görürüz.
            Oysaki anakara Robenson insanın sosyal tabiatına sıra dışı bir bakışı, bireyin insani becerilerini kullanmadaki zengin hayal gücünü, buna bağlı olarak bireyin bir çeşit kendi mitosunu yaratmasını içerir. "Zorluklarla karşılaştığında yalnız iradesinin kendisini zafere taşıyacağına inanan İngiliz insan tipini fakat sadece İngiliz bireyciliğini değil aynı zamanda enerji ve umuda dayanan insan iradesinin de bir apolojisi(ni); acımak bilmez bir evrende sağ kalmaya çalışan, çıkmaz durumlarla pençeleşen, kendi gücünün bütün imkânlarını araştıran insanın mitosu"nu[11] söz konusu eder. Edebiyat adamızdaki dört Robenson'un hiçbirinde bu anlamda bir insan algısı; insanın iradi anlamdaki gücünü ve becerisini ön palana çıkaran kabulü yoktur.  Birer ada metin olarak da[12] bunların batıdaki anakarayla su üstünde güçlü fakat derinlerde zayıf bir bağlantı kurduklarını söylemek mümkündür.

KAYNAKLAR
1.      ABASIYANIK, Sait Faik, Semaver, YKY Yayınları, İstanbul 2004.
2.      CHİLDS, Peter, Reading Fiction: Opening the Text, by Palgrave, New York 2001.
3.      ÇELİK, Yakup, Sait Faik ve İnsan, Akçağ Yayınları, Ankara 2002.
4.      DAİCHES, David, A Critical History of English Literature, 2. Baskı, C.3, Martin Secker & Warburg Limited, London 1989.
5.      GÖKTÜRK, Akşit, Ada- İngiliz Yazınında Ada Kavramı, YKY Yayınları, İstanbul 1997.
6.      KANIK, Orhan Veli, Bütün Şiirler, Adam Yayınları, İstanbul 1991.
7.      KORKMAZ, Ramazan, İkaros'un Yeni Yüzü Cahit Sıtkı Tarancı, Akçağ Yayınları, Ankara 2002.
8.      ÖZÖN, Mustafa Nihat, Türkçede Roman, 2. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul 1985, s.125-126.)
9.      TANPINAR, Ahmet Hamdi, 19uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kitabevi, 6. Baskı, İstanbul 1985
10.  TARANCI, Cahit Sıtkı, Otuz Beş Yaş- Bütün Şiirleri,  Can Yayınları, İstanbul 1991.
11. TARHAN, Abdülhak Hamid, Bütün Şiirleri-1 Sahra/Divaneliklerim/ Bunlar O'dur (Hazırlayan: İnci ENGİNÜN), 2. Baskı, Dergâh Yayınları, İstanbul 1991.

[1] Robenson Crusoe'nun Türkçeye ilk çevirisi Arapçadan 1864'te vakanüvis Ahmet Lütfi Efendi tarafından yapılmıştır. (Bak. Ahmet Hamdi Tanpınar, 19uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kitabevi, 6. Baskı, İstanbul 1985, s.285; Mustafa Nihat ÖZÖN de ilk baskı için aynı tarihi belirtmekle beraber kitabın önsözündeki "bütün dünya dillerine çevrilmiş bir eser" vurgusuna dikkat çeker; 1928'e kadar yapılmış diğer çevirilerinden de bahseder. (Bak. Mustafa Nihat ÖZÖN, Türkçede Roman, 2. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul 1985, s.125-126.)
[2] David Daiches, A Critical History of English Literature, 2. Baskı, C.3, Martin Secker & Warburg Limited, London 1989, s.600.
[3] Peter Childs, Reading Fiction: Opening the Text, by Palgrave, New York 2001, s.18.
[4] Akşit Göktürk, Ada- İngiliz Yazınında Ada Kavramı, YKY Yayınları, İstanbul 1997, s.90.
[5] Abdülhak Hamid TARHAN, Bütün Şiirleri-1 Sahra/Divaneliklerim/ Bunlar O'dur (Hazırlayan: İnci ENGİNÜN), 2. Baskı, Dergâh Yayınları, İstanbul 1991, 130. Alıntılar bu baskıya aittir.
[6] Sait Faik, Semaver, YKY Yayınları, İstanbul 2004, s.80-81. Alıntılar bu baskıya aittir.
[7] Yakup Çelik, Sait Faik ve İnsan, Akçağ Yayınları, Ankara 2002, s.249.
[8] Orhan Veli Kanık, Bütün Şiirler, Adam Yayınları, İstanbul 1991, s.
[9] Cahit Sıtkı Tarancı, Otuz Beş Yaş- Bütün Şiirleri,  Can Yayınları, İstanbul 1991, s.144-145.
[10] Ramazan Korkmaz, İkaros'un Yeni Yüzü Cahit Sıtkı Tarancı, Akçağ Yayınları, Ankara 2002, s.174.
[11] Mustafa Nihat ÖZÖN, a.g.e., s.22.
[12] Parçalılık ve Metinlerarasılık bakımlarından bir Robenson karşılaştırması şu kitapta bulunabilir: Kubilay Aktulum, Parçalılık Metinlerarasılık, Öteki Yayınevi, Ankara 2004, s.304-333. Bu kitabın bahsi edilen bölümlerinde yazar, Daniel Defoe'nin Robinson Cruso'su ile Michel Tournie'nin Cuma ya da Pasifik Arafı romanlarını parçalılık ve metinlerarasılık bakımlarından karşılaştırır.
Gösterim: 913    Yorumlar: (0)