80 SONRASI TÜRK ROMANINDA BİR FORMASYON OLARAK DEFORMASYONBir şekle, forma sokma, belli bir tip haline getirme olarak ifade edebileceğimiz formasyon sözcüğü, edebiyat ve bilhassa roman söz konusu olunca biraz daha özel bir anlam kazanmaya başlar. Şüphesiz ki roman ve form sözcükleri yan yana geldiğinde kafamızda modern edebiyatın bir ürünü olarak yerleşmiş olan roman türü, bir kurmaca metin olarak canlanır. Her çağın kendi metnini yarattığı gerçeğinden hareket edersek, modern düşünceyle ortaya çıkan romanın, bu düşünce bağlamında bir gelişim ve değişim süreci olduğu bir gerçektir. O halde romanın formasyonu bir anlamda modern mantığın bir çeşit izdüşümü olarak da kabul edilebilir. Diğer bir anlamda modern söylemin mümkün ideal toplum, rasyonel toplum fikri; insan ve insan aklı merkezli yaklaşımı, gerçeklik ve bu dünya merkezliliği romanın da temelindeki hareket noktalarını verir. O halde roman, modern söylemin bir çeşit manifestosudur. Dekorum denilen bu örtüşme anlayışı, romanı, hayatı ve insanı kurmaca dünyasında yeniden inşa eden bir metne dönüştürür. Oysaki Modernden sonra gelen veya "modern sonrası" diye ifade edebileceğimiz postmodern yaklaşım ise roman için deformasyon dönemidir. Aslında postmodernin modernin bir moderni mi, onun doğrultusunda bir yeni mi, yoksa onun bir alternatifi mi olduğu hâlâ tartışılan bir meseledir. Fakat bir formasyona ulaşmış modern roman için bunun bir deformasyon olduğu bir gerçektir. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki bu deformasyonun da bir formasyonlaşma süreci vardır. Tanzimat sonrasında edebiyatımıza giren roman türü modern mantık doğrultusunda gelişme göstermiş ve 20. yüzyılın son çeyreğine kadar da buna bağlı kalmıştır. Hâlbuki 1980 sonrasında bizim edebiyatımızda bu yaklaşımın dışına çıkmaya başlayan, bir anlamda alışılagelen formasyonun belirgin ilkelerini kıran; bir deformasyona uğratan romanlar görülür. 1980 sonrası tabiri Türk kültür, sosyal, siyasal hayatında önemli bir dönüm noktasını ifade eder. Her ne kadar siyasi bir olgunun yansıması olarak kullanılmış olsa da bu tarihten itibaren sosyal, siyasal ve kültürel hayatımızdaki köklü değişmeler hep bu nokta esas alınarak tanımlanır olmuştur. Bu durum edebiyatımız üzerinde de inkâr edilmez bir değişimin başlangıcı kabul edilir. 1980 öncesinin politik söylem yüklü dil ve içeriğine sahip edebiyatı bu tarihten itibaren önemli bir değişim sürecine girer. Postmodern özellikler gösterdiği belirtilen bu romanların edebiyatımızda romanın alışılagelen kalıplarını değiştirdiği bir gerçektir. Bunlarda linguistik ve gramatik deformasyondan, gerçeğin bir deformasyonu olarak fantastiğe, sosyal eleştirinin ve insanın deformasyonu olarak grotesk ve ironik olana; parodi ve pastişe, metinlerarasılığa, üstkurmacaya, anlatıcı karıştırımlarına kadar deformasyonun değişik örneklerini görebilmek mümkündür. Burada bir problem olarak gördüğümüz mesele, bu deformasyonun bir formasyonu bulunup bulunmadığıdır. Bu noktada, bu deformasyonun kaynağı olan postmodern düşünceyi biraz açmak gerekmektedir. Son yıllarda çokça kullanılan postmodern terimi, demokratikleşmenin, toplumda tabana doğru yayılmanın gerçekleştirdiği felsefe, sanat ve edebiyat eğilimidir. Çok çeşitli üslupların, çok çeşitli dünya görüşlerinin, hayata bakış tarzlarının varlığını kabul etmek, başka türlü olanı görmek, teknoloji ve bilimin gelişmesiyle küçülen dünyada tek bir kültürün, ifadenin, yöntemin olmadığını bilmek; "yabancı" olanla, "kendinden başka" olanla yüz yüze gelmek şeklinde sıralayabileceğimiz, yadırgamakla başlayıp kanıksamaya varan "postmodern durum" tabir edilen duruş tarzıdır. Postmodernizm, özellikle de sanat dallarında modernist duyarlılıklar ve üsluplardan önemli yeniliklerle ayrılan kültürel fenomenler bütününü göstermektedir.[1] Postmodernizmin başta gelen özelliklerinden biri, modernizmin kültürel anlamının büyük çapta düzensizleştirilmesi, deforme edilmesi, parçalanmasıdır.[2] Birçok postmodernist kuramcı ve sanat dallarındaki uygulayıcıları için postmodernizm, mutlak otorite olasılığının özgürleştirici bir reddi ve bazı evrensel doğru biçimlerine uygun düşen sınırlandırmaların kabul edilmemesidir.[3] Postmodernizm, kültürel ve politik boyutlarıyla birlikte bir epistemoloji, bir metodoloji ve bir toplumsal ontolojiyi de içine alır.[4] Postmodernizm, modernizmden farklılaşma, yani modernite dönemi rasyonalizmi, modernite dönemi hümanizmi, modernite dönemi büyük anlatıları, Aydınlanma ve kolonyalizmin 20. yüzyıl ortalarından sonra çöküşünün doğurduğu dünya şartları karşısında geliştirilmiş bir tepkiler bütünüdür. Diğer bir anlamda Tanrı öldü, kral öldü, akıl öldü, insan öldü, merkez öldü, iktidar öldü, merkez ve iktidar her yerdedir" şeklinde formülleştirilebilen bir anlayıştır.[5] Batı edebiyatlarında postmodernist deformasyonun ortaya çıkışı daha ziyade II. Dünya Savaşı'ndan sonradır. Postmodern edebiyat eğilimi, batıda II. Dünya Savaşı sonrasında görülen, bazı özellikleri modernist edebiyatta da bulunmakla birlikte modern mantığın aydınlanmacı tavrına karşı çıkan bir anlayışı getirmiştir. Bu yaklaşım, özellikle postmodernizmi dünyamızı zihni ve tarihi çerçevede konumlandıran büyük anlatıların ölümü olarak tanımlayan ve Lyotard'ın meta-narrative, Derrida'nın "oyun" ve Baudrillard'ın "simulacra" kavramı etrafında şekillenen bir temayül olarak dikkat çeker. Ancak bütün bunlara bir karşı çıkışın da bulunduğu görülür. Jameson postmoderni, geç kapitalizmin yeni yüzü; McHale ise modernist epistemolojinin ontolojik olanla yer değiştirmesi olarak tarif eder.[6] Ancak zamana bağlı bir oluşum olarak bütün bunların arkasında II. Dünya Savaşı'yla birlikte daha da açığa çıkan, batılı insanın insan-dünya-akıl ekseninde sürdürdüğü anlam arayışında vardığı karamsarlık ve kötümserlik yatar. Bu yüzden de postmodern romanda yazar, modernist yazarın kaotik bir dünyadaki anlam arayışından kuvvetle kaçar ve hatta bunun parodisini yapar. Bu parodi ve gerçekliğe duyulan güvensizlik onun bir parçası olan metne ve yazara kadar ilerler; devreye deformasyon mantığı girmeye başlar. Bu noktada yazardan itibaren, dış dünyadan metnin iç dünyasına kadar öznenin logosa, dünyanın kartezyen mantığa bağlı konumu sarsılır. "Özne bilincinin kimi zaman tarihsel zeminde ironize edilmiş görünümleri, paradoksal kombinasyonlar şeklinde sunulur."[7] Bu tarzdaki bir yapılanma modern romanın gerçeklik takıntısını ortadan kaldırmaktadır. Bir kurmaca olduğunu unutturmaya ve okurda, gerçek olaylar içindeymiş duygusunu uyandırmaya çalışan "gerçekçi roman" anlayışının tersine, postmodern roman uydurma olduğu olgusunun altını çizer ve gerçekçi romanın parodisini yapar, anlatı öğeleri arasında oyunlar kurarak gerçeklikle kurmaca arasındaki varsayılan bağlarını sorgular. Bütün varlığı insan etrafında şekillenmiş bir sistemler bütünü, akılla kavranabilir, tanımlanabilir bir ilişkiler ağı olarak algılayan modern yazar, bu gerçekliği yeniden düzenlemenin, farklı mekânlarda, zamanlarda, şartlarda yeniden inşa ederek kendi dünyası haline getirmenin endişesi içerisindedir. Postmodern düşünce aklın düzen anlayışını reddettiği gibi gerçekliğin tek yüzlülüğünü de benimsemez. Aklın düzeninin, algılayışının dışında çok katmanlı bir dünya, gerçekliğin tek yüzlü görüntüsünün ötesinde çok yönlü, çok yüzlü bir gerçeklik ya da gerçeklikler devreye girer. Burada batılı modern düşüncenin anlam arayışı sonucunda kendisini trajik bir varlık olarak konumlandırmasının ve buna bağlı olarak varılan nihilist ve absürt süreçten sonra bütün bunlara ironik bir yaklaşımla, her şeye oyun gözüyle bakmasının etkisi büyüktür. İnsanın mutlak bir anlamı bulunmamaktadır; öyleyse insan gizli bir oyunun oyuncusudur. Bu yüzden, bu anlamda postmodern yazarlar modern yazarların gerçekliğe bağlılıklarının tersine metinle oyun oynayarak onu deforme eder ve bu oyun metnin her unsurunu içerecek şekilde genişletilir. Postmodern yazar bir taraftan modern yazarın gerçeklik takıntısıyla alay ederken, diğer taraftan gerçeğin çok yönlü görüntüsünü sergilemeye çalışır. Postmodern yazar, bu düşünceyi görünür hale getirmeye, başka yazarların kullandıkları metinleri, taktikleri, kurgu mekanizmalarını kendi anlatısının konusu yapmaya çalışır. Romana, dış gerçekliği yansıtan sosyoloji, ahlak ya da felsefe alanlarını doğrudan dile getiren bir metin değil, kurmacanın kendi dünyasında oynayan bir oyun olarak bakar.[8] Böylece yazar da sadece bir homo sapiens olmayı bırakır bir homo ludense; oyun oynayan insana dönüşür. Çünkü insan sadece akıllı varlık olmanın ötesindedir.[9] Bu noktada metinlerarasılık oyuncunun elindeki en kullanışlı yöntem olur. "Farklı metinler artık sadece oyunun parçası durumundadırlar. Yansıtmacı ve modernist tarzlarda aralarındaki derin ayırıma rağmen daha çok anlamı etkileme ya da belirleme noktasında birleşen metinlerarasılık, ne dış ne de iç gerçekliği yansıtma ya da işleme gibi bir hedefi olan; bunun yerine romanı bir sanal gerçeklik ortamı- Jean Baudrillard'ın deyimiyle "simülasyon/ simulacra"-, -Mikhail Baktin'in deyişiyle "diyalogsallık"- olarak gören postmodernist romanda bu çoğulculuğu sağlayan öğelerden biri olma konumuna."[10] getirilir. "Yapısalcılık sonrası görüşe göre metin, bir kitap içinde bulunan bitirilmiş bir yazı değildir. Metin kendi içinde başka metinlerin izlerini taşıyan bir göstergeler ağı olarak düşünülmektedir. Buna göre metin, zaman ve mekândan bir ölçüde bağımsız olabilen göstergelerin sabit düzenlenmesi olarak ele alınabilir."[11] Böylece bir metin farklı farklı alanlarda değişik konu ve üsluplarda yazılmış başka metinlerin, resimlerin, illüstrasyonların bir araya gelmesiyle oluşan ve sık sık kendi dışındaki bilim ve sanat alanlarına göndermede bulunan bir yapı özelliği kazanır.[12] Oyunun bir başka yöntemi üstkurmaca ise yazarın yazma faaliyetini kurguya dayalı metnin bir parçası haline getirmesi, nasıl yazdığını romanda anlatması; yazma, yayınlama faaliyetini de kurgu dünyanın içine katmasına denmektedir.[13] "Böylece üstkurmaca; bir anlatım biçimi olarak sadece metinlerin kurmaca özelliğini sorgulamakla, (bunu deforme etmekle) kalmamakta, aynı zamanda metinler dışında yer alan dünyanın da kurgulanabileceği düşüncesini karşımıza çıkarmaktadır."[14] Diğer taraftan aynı oyun mantığı parodide de karşımıza çıkar. Edebiyatta parodi oyun yapmak ya da yermek niyetiyle bir kuralı çiğnemek[15], bir başkasının eserinin ya da eserinin bir bölümünü alıp saptırmaktır. Ancak parodide alıntısı yapılan metin, sözcük, paragraf birtakım değişikliklere, deformasyonlara uğratılır.[16] Ya konusu, ya üslubu çarpıtılır ya da zıt bir düşünce çerçevesinde yeni bir konuya uygulanır.[17] Bunların hepsinde amaç görünürde saf niyetli bir oyun olsa da arka planda güçlü bir parçalama, dağıtma, deforme etme maksadı vardır. Tarihin talan edilmesi ise bir nevi savaş oyununda aklın düzen sistematiğinin kaynaklarına yönelen bir saldırıdır. Buradaki amaç, bir anlamda tarihi yağma etmektir. Olmuş veya olabilir bazı vakaları tarihten alıp romanda alay, mizah konusu yapmaktır. En önemlisi de alınan tarihi olaylarda zaman sırası (kronoloji) gözetilmez. Bin yıl önceki bir kişi, çevre veya olayın günümüzde gibi gösterilmesi bu tip romanlarda olağandır. Bu çerçeveden bakıldığında batılı romandaki deformasyonun birkaç yüzyıldır biriken ve II. Dünya Savaşıyla zirveye çıkan bir formasyonlaşma süreci vardır. Bu tarz bir derinlikli deformasyon romanımızda ipuçları birkaç yıl daha öncesine dayansa da 1980 sonrasında ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla batılı romandaki gibi bir arka planı bulunmamaktadır. Yani insanın ve dünyanın sorgulanmasında varılan nihilist süreç bir zihniyet algısı olarak sosyal, kültürel kodlarımızda yer etmemiştir. Kaldı ki Türk modernleşmesi dahi hala tartışılır bir durumdadır. 1980 öncesinin koyu politik dil ve içeriğinin; 1980 sonrasında aniden kesilmesi, devamında ortaya çıkan bu tarz romanın sağlam bir zemine dayanmadığını ifade eder. Daha ziyade siyasal bir yansımanın arkasına saklanan anlam arayışının bir psikolojik red olarak bu tarzda ortaya çıktığını da söylemek mümkün değildir. Bu durumda bir deformasyona uğrayan 1980 sonrası romanımızın arka planı nedir. Şüphesiz ki burada batıyla bütünleşmenin, çağı yakalama endişesinin; evrensele açılma, yenilikçi olma niyetlerinin payı büyüktür. Peki böyle bir anlayış yine de romanımızın tabii bir sürecin sonucu olduğu görüşüne yeter mi? Yoksa 1980 sonrası deformasyona uğrayan romanı geç kalmış bir "II. Yeni" romanı mıdır? Peki, bütün bunlar çoğunlukla kendi sosyal, bireysel sistematiğinden, özne-nesne, dünya-evren algısından çıkmayan bir romanla bizi yüz yüze bırakmaz mı? Bir başka açıdan batılı yazarın son yüzyıldaki insan, evren, dünya, özne vs pratiği Türk yazarının pratiği kabul edilebilir mi?. Tarihsel, sosyal ve kültürel kodların bunu olumsuzladığı açıktır. Bu durumda 1980 sonrası romanımızın arkasında görünmeyen bir zihni anakronizmin varlığından bahsedebilir miyiz? Batılı romanın 1960 ve 1970lerden sonra geliştirdiği postmodern tarzın bir formasyon süreci bulunmaktadır. Oysaki 1980 sonrası romanımızdaki bu anlamda deformasyonun bir formasyonlaşma süreci bu açıdan bakıldığında zayıftır. Dilin sınırlayıcı, çarpıtıcı ve şartlandırıcı yöntemlerinden, politik baskısından kurtulmayı amaçlayan postmodern yazarlar suskunluğa ve metinde anlam boşluklarına vurguda bulunurlar, çünkü suskunluk akıldan, toplumdan ve tarihten uzaklaşma; karşıt bir dil oluşturma imkânı verir.[18] Bu durumda 1980 sonrasında bu suskunlukları dolduracak bir okuyucu kitlesi var mıdır? Ya da romanımız akıldan, toplumdan ve tarihten kaçacak kadar bunlar karşısında doygunluğa veya bıkkınlığa uğramış mıdır? Bir başka nokta da tarihsel açıdan ortaya çıkan modern kültür süreçlerinden gerek sosyal ortam olarak, gerek edebiyat ortamı olarak yeterince beslenemeyen, bu noktada bir zemin kuramayan bir toplum olmamızdır. Özellikle pozitif ve sosyal bilimlerin gelişme dönemlerinde ortaya çıkan gerek edebiyat ve gerek diğer alanlar açısından zengin kültürlenme süreci, sosyal ve kültürel ortamımızda bir pratiğe dönüşmemiştir. Diğer bir anlamda zengin bir sözlü kültürü bulunan toplumumuzun modern kültür sürecinden yeterince beslenemediği, dolayısıyla bugünkü batının postmodern kültürünü tam olarak anlayamadığı gerçektir. 15-16. yüzyıldan sonra batıda yoğun bir okuma, sanat, felsefe ve bilim faaliyeti söz konusudur. Tabiatıyla böyle bir faaliyet beraberinde ortak bir estetik, sanat, bilim, kültür, hayat, insan anlayışının altyapısını oluşturmuştur. Postmodern kültür dönemi ise bugün modern sonrası diye de adlandırılan aslında olumlu ya da olumsuz, büyük çapta kaynağını modern dönemden alan kültür dönemidir. Postmodern kültür, kaynağını kitap kültüründen, okuma kültüründen alan görsel, simgesel, imgesel bir kültürdür. Daha açık bir ifadeyle bugün batının kültür dünyasındaki her postmodern imge, arka planda okuma kültüründe yerini bulan geniş ve derin anlamlı bir metne, bir vakaya veya vaka parçasına, bir kahramana, bir tarihi olaya, bir sanatsal olguya ve daha da çoğaltılabilecek zemine dayanmaktadır. Ancak bizde bu tarzda zengin bir arka plan söz konusu değildir. Batılı toplumların modernleşme sürecinde büyük bir yoğunlukla yaşadıkları bu aşama, bizde büyük eserlerini kendi toplumsal yapımıza uygun bir şekilde ortaya koyamamıştır. Bu bir tarafa kendi toplumsal bünyemizi batının modernleşme sürecine adapte etmede ya da daha doğrusu eklemede büyük problemler yaşadığımız bir gerçektir. Buna bağlı olarak da edebiyat metinlerimiz modernleşme anlamında moderni kuran, türeten değil; tam tersine var ve birkaç adım önde olanı takip eden bir zihniyeti barındırmaktadır. Bu en saf edebiyat eserinden ideolojik bağlama dâhil metin için de böyledir. Bu yüzden de vizüel kültür, postmodern kültür bizde boşluktadır. Bugün bizde de postmodern kültür özelliği taşıyan edebi metinlere rastlamaktayız. Fakat bunların dayandığı arka plan, yani okuma devresi bizde geniş bir yayılma alanı bulup bir devamlılığa dönüşmediği için geniş okuyucu kitlesi tarafından kavranması gayet zordur. Mesela tipik bir örnek olarak Hilmi Yavuz'un Fehmi K.'nın Acayip Serüvenleri adlı anlatısı anlamını ancak geniş bir okuma kültürü devresinden geçmiş okuyucuya ifşa edebilir. Nitekim yazarın kendisi de bu anlatının da içinde bulunduğu Üç Anlatı kitabı için Aydınlanmadan bu yana Rasyonalizm adına temellendirilen ne varsa tümünü yerle bir etmek için yazdığını; burada modernizmin aklını değil; ya evet ya da hayır diyen kesinleyici bir mantığı değil; hem evet ve hem hayır diyen bir ironiyi[19], bir kırçıllı zihniyeti tercih ettiğini ifade eder. 1980 sonrası romanımızda karşımıza çıkan deformasyonun mesela öznenin, gerçeğin, dilin deformasyonunun takibini yapmak bu bildirinin sınırlarını aşmaktadır. Ancak şu da inkâr edilmez bir durumdur ki Oğuz Atay'ın açtığı kapıdan geçen pek çok yazar bugün bahsini ettiğimiz deformasyonun dikkat çekici örneklerini vermektedirler. Latife Tekin, Nazlı Eray, Nazan Bekiroğlu, Orhan Pamuk, Bilge Karasu, Buket Uzuner, Hilmi Yavuz, Murathan Mungan, Alev Alatlı ve daha da sayılabilecek pek çok isim kimi zaman şekilden içeriğe kadar, kimi zaman da modern mantıkla birleştirilmiş bir anlayış çerçevesinde postmodern romanın örneklerini vermişlerdir, vermeye devam etmektedirler. Bütün bunlarda teknik açıdan anlatıcı karıştırımlarından, üstkurmacaya, metinlerarasılığa; gerçekliğin deformasyonu ya da metalepsisi (gerçek ve kurmaca ayrımının ortadan kaldırılması) noktasında fantastiğe, masala, ütopyaya, tarihe, tasavvufa kadar gidildiği görülür. Teknik uygulamalar bir tarafa bırakılırsa, içerik olarak karşımıza çıkanların sadece modern gerçekliğin reddi, öznenin parçalanması, dekorumun alt üst edilmesi bakımından okunmalarının yeterli olmadığı söylenebilir. Bütün bunlarda evrensel bazı taraflar bulunmakla birlikte romanımızın bu kısa zamanda bu konudaki pratiği Jameson'un ifade ettiği anlamda bunların birer milli alegori olarak okunmalarına daha uygundur.[20] Çünkü 1980 sonrası bahsini ettiğimiz romanın deformasyon süreci bir formasyonlaşmadan mahrumdur. Bunun ortaya çıkışında romanın kendi süreci değil daha çok siyasi ve tarihi gerçekler hâkimdir. Belki de 1980 sonrası romanımıza Habermasçı bir yaklaşımla tamamlanmamış modernliğin yeni bir projesi ya da Giddens'ın bakışıyla radikal bir modernlik olarak bakmak daha yerinde olacaktır.
KAYNAKLAR AKTULUM, Kubilay, Parçalılık Metinlerarasılık, Öteki Yayınevi, Ankara 2004. BELGE, Murat, Üçüncü Dünya Edebiyatı Açısından Türk Romanına Bir Bakış, Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış -Berna Moran'a Armağan- içinde, İletişim yayınları, İstanbul 1997. DOLTAŞ, Dilek, Postmodern Tartışmalar ve Uygulamalar, İstanbul 1999. DORST, John D., "Postmodernizm ve Folklor", (Çeviren: Serpil Cengiz), Milli Folklor, nr.37, 1998. HUİZİNGA, Johan, Homo Ludens- Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme (Çeviren: Mehmet Ali Kılıçbay), İstanbul 2006. MAKARYK, İrenar R., (Hazırlayan), Encyclopedia of Contemporary Literature Theory -Approaches, Scholars, Terms- University of Toronto Press, Toronto 2000. MORPHY, John, Postmodern Sosyal Analiz ve Postmodern Eleştiri, İstanbul 2000. SAZYEK, Hakan, "Türk Romanında Postmodernist Yöntemler ve Yönelimler", Hece, nr.65-67, Mayıs-Temmuz 2002. TEKİN, Mehmet, Romancı Yönüyle Orhan Pamuk ve Yeni Hayat, İstanbul 1997. YALÇIN-ÇELİK, S. Dilek, Yeni Tarihselcilik Kuramı ve Türk Edebiyatında Postmodern Tarih Romanları, Ankara 2005. YAVUZ, Hilmi, Okuma Notları, Boyut Yayıncılık, İstanbul 1997.
[1] John D. Dorst, "Postmodernizm ve Folklor", (Çeviren: Serpil Cengiz), Milli Folklor, nr.37, 1998, s.158-159. [2] A.g.y. [3] A.g.y. [4] John Morphy, Postmodern Sosyal Analiz ve Postmodern Eleştiri, İstanbul 2000, s.9. [5] A.g.e., s.3. [6] İrenar R. Makaryk (Hazırlayan), Encyclopedia of Contemporary Literature Theory -Approaches, Scholars, Terms- University of Toronto Press, Toronto 2000, s.612-613. [7] A.g.y. [8] Mehmet Tekin, Romancı Yönüyle Orhan Pamuk ve Yeni Hayat, İstanbul 1997, s.42. [9] Johan Huizinga, Homo Ludens- Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme (Çeviren: Mehmet Ali Kılıçbay), İstanbul 2006, s.20. [10] Hakan Sazyek, "Türk Romanında Postmodernist Yöntemler ve Yönelimler", Hece, nr.65-67, Mayıs-Temmuz 2002, s.499. [11] Jeremy Hawthorn, Cunning Passages: New Historicism, Cultural Materialism and Marxism in the Contemporary Literary Debate, London, New York 1996, s.11'den naklen S. Dilek Yalçın-Çelik, Yeni Tarihselcilik Kuramı ve Türk Edebiyatında Postmodern Tarih Romanları, Ankara 2005, s.48. [12] S. Dilek Yalçın-Çelik, Yeni Tarihselcilik Kuramı ve Türk Edebiyatında Postmodern Tarih Romanları, Ankara 2005, s.48. [13] S. Dilek Yalçın-Çelik, a.g.e., s.46. [14] A.g.e., s.47. [15] Kubilay Aktulum, Parçalılık Metinlerarasılık, Öteki Yayınevi, Ankara 2004, s.287. [16] A.g.e., s.294. [17] A.g.e., s.296. [18] Dilek Doltaş, Postmodern Tartışmalar ve Uygulamalar, İstanbul 1999, s.108-109. [19] Hilmi Yavuz, Okuma Notları, Boyut Yayıncılık, İstanbul 1997, s.215. [20] Murat Belge, Üçüncü Dünya Edebiyatı Açısından Türk Romanına Bir Bakış, Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış -Berna Moran'a Armağan- içinde, İletişim yayınları, İstanbul 1997, s.51-64. |
Kullanıcı PaneliAnket
Sitemizi Nasıl Buldunuz?
Etiketler1980 sonrası roman, Ahmet Hamdi Tanpınar, arketipsel eleştiri, Ayna, Beyaz Gemi, bilinçaltı, Cengiz Aytmatov, deformasyon, deneme, Gaston Bachelard, hikaye, Oğuz Atay, Refik Halit Karay, Tarık Buğra, Tutanamayanlar, Türk edebiyatı, Türk romanı, YArın Diye Bir Şey Yoktur, Yunus Balcı, Şeftali Bahçeleri
|


13 Eylül 2009.
Gösterim: 1094